Birçok medeniyete beşiklik etmiş olan
Ankara’da yerleşim insanlık tarihi kadar eskidir. 23 Nisan
1920’de kurulan TBMM hükümetinin idare merkezi ilan edilen Ankara, 13 Ekim
1923’te çıkarılan bir yasa ile de Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti olmuştur.
Başkent olduktan sonra hızlı bir gelişme süreci yaşayan Ankara’da, 1924 yılında
çıkarılan “Ankara Şehremaneti Yasası” ile Ankara
Belediyesi kurulmuştur.
Ankara’nın ilk kentsel yerleşim planı 1932 yılında Alman mimar Herman
Jansen tarafından yapılmıştır. Bir yarışma sonucu seçilen bu plana
göre, o zamanki Ankara 300 bin nüfuslu bir kent olarak planlanmıştı. Bugün
Ankara iline bağlı 24 ilçe 926 köy bulunmaktadır. Türkiye’nin, İstanbul’dan
sonra, en çok göç alan ikinci ili olan Ankara’nın bugün 4 milyonu aşan nüfusunun
yaklaşık yüzde 88’i kent nüfusu olup, geri kalan yüzde 12’si köylerde
oturmaktadır.
Ankara ili tarihi eserleri ve doğal güzellikleri bakımından oldukça
zengindir. Ancak bugün bunların çoğu yıkıntı halindedir. O çok eski dönemlerden
zamanımıza kadar gelen tarihi zenginliklerden ve “eski Ankara”dan bu güne,
birkaç cami ve eser hariç, hemen hemen hiçbir şey kalmamıştır. Yıkılan bu
yapıların hemen hepsi Ankara’nın başkent olma imgesi ile özdeşleşmiş olup
dönemin yöneticilerinin mimarlık ve mühendislik mesleğine verdiği değeri de
ortaya koyması açısından önem taşımaktaydı. Çünkü bu yapılar mimari proje
yarışmaları yoluyla elde edilmişti.
Hızla büyüyüp gelişen Ankara’da bugün ortaya çıkan ulaşım, yerleşim ve sosyal
yaşamla ilgili çeşitli sorunların çözümüne yönelik yeni projelerin
geliştirilmesi ve uygulamaya konulması kaçınılmaz bir zorunluluktu. Ancak bu
projelerin ve yatırımların, çağdaş yerel yönetimlerde olduğu gibi, ilgili meslek
odaları, sivil toplum örgütleri, üniversiteler ve kent halkı ile birlikte,
katılımcı bir demokrasi anlayışı ile, kente sahip çıkan, katkı koymak isteyen,
“kamusal meşruiyeti” savunan duyarlı kesimlerle işbirliği halinde ele alınması
gerekirken; sayın Melih Gökçek başkanlığındaki Anakent Belediyesi tarafından,
hiç de demokratik ve şeffaf olmayan yöntemlerle projeler elde etmeye ve “kapalı
kapılar” ardında kent yönetilmeye çalışılmaktadır. Nitekim sayın Melih Gökçek,
bu tür uygulamalarına, yanlış olduğu gerekçesi ile karşı çıkan, ilgili meslek
odaları ve sivil toplum örgütleri ile defalarca mahkemelik olmuştur.
Sayın Melih Gökçek, Ankara ile ilgili projelerini
anlatırken, “yıkıp yeniden yapmaktan”, “mega projelerden”, “dev alışveriş
merkezlerinden” yani salt rant getirecek projelerden söz etmekte, bütün
Ankara’yı bir “rant alanı” gibi görmektedir. Bugüne dek yaptırıp uygulamaya
koyduğu yol, kaldırım, kavşak, köprü, altyapı, altgeçit, üstgeçit gibi salt
imara yönelik projelerinin çoğu her türlü mühendislik nosyonundan ve estetikten
yoksun; amacına hizmet etmeyen, kentin mimari dokusuyla uyumsuz ve kenti
güzelleştirmek yerine daha da çirkinleştiren uygulamalardır.
Sayın Gökçek zamanında yapılan yolların hemen hepsi jeolojik alt yapı ve en
temel mühendislik normları dikkate alınmadan inşa edildiğinden bunların çoğu
birkaç kez bozulup yeniden yapılmak durumunda kalınmıştır. Dolayısıyla, bir
yandan Ankaralıların vergileri ile oluşan belediye gelirleri çar-çur edilirken
öte yandan belediye yandaş müteahhitler ve inşaat firmaları zengin edilmiştir.
Yeni inşa edilen yolların pek çoğunda viraj eğimleri ters verilmiş olduğundan bu
bölgelerde araçlar sık sık yol dışına savrulma tehlikesi ile karşı karşıya
kalmaktadır. Altgeçitlerin çoğunda drenaj sistemleri gerektiği gibi yapılmadığı
için yoğun yağışlı dönemlerde bu geçitler su ile dolmakta ve arabalar yarılarına
kadar suya gömülmektedir. Yayaların yürüme yolu olan kaldırımlar da, yine
kalitesiz inşa edildiğinden ve arabaların park etmesi önlenemediğinden, kısa
zamanda çökerek kullanılamaz hale gelmekte; bu nedenle hemen her yıl yenilenerek
yine Ankaralıların vergileri ile oluşan belediye gelirleri çar-çur edilmekte ve
yine yandaş müteahhitler zengin edilmektedir. Her türlü estetikten yoksun ve
demir yığınları halinde inşa edilen üstgeçitler, başkentin yollarına adeta
kelepçe vurulmuş izlenimi vermektedir. Yaşlı, engelli ve hasta vatandaşların
gereksinimleri dikkate alınmadan inşa edildikleri için bunların hiçbiri amacına
hizmet etmemektedir. Yine sayın Gökçek zamanında, trafiği rahatlatmak amacı ile
inşa edilen kavşakların çoğu, örneğin Kuğulu Kavşağı, tam tersine trafiği daha
da karmaşık hale getirdiği gibi trafik güvenliği açısından da ciddi sorunlar
yaratmıştır. Çünkü, kaldırımların inşasında olduğu gibi kavşak inşaatlarında da
yayalar yok sayılmıştır. Kavşak inşaatı nedeniyle iyice daraltılan hatta bazı
yerlerde tamamen ortadan kaldırılan kaldırımlar, yayalara yürüme olanağı
bırakmadığı gibi karşıdan karşıya geçme olanağı da tanımamaktadır. Kaldırımların
ortasına yerleştirilen mantar şeklindeki çıkıntılar... Sözde trafiğe kapalı yaya
alanı olarak tasarlanan ancak ticari araçların ve kamyonların cirit atıp park
ettiği alanlar... Kaldırımlar üzerinde aylarca açık bırakılan rögarlar...
Altyapı yetersizliği ve bakımsızlığı nedeniyle bir yağmur sonrası Ankara
caddelerini kaplayan ve yayaların karşıdan karşıya geçmesine olanak tanımayan
diz boyu çamurlu sular... Tüm bunlar, Anakent Belediyesi’nin Ankara insanına
olan saygısızlığının tipik örneklerini oluşturmaktadır. Öte yandan, Ankara
halkından topladığı vergilerle, oy karşılığı kimi yandaşlarına dağıttığı kaçak
kömürler nedeniyle, Ankara’nın doğalgaz kullanımı ile nispeten temizlenmiş olan
havasının yeniden kirlenmesine neden olarak, Ankara halkının sağlığını da
tehlikeye sokmaktadır.
Prof. Dr. K. Erçin Kasapoğlu / Hacettepe Üniversitesi Jeoloji
Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi