Ahmet Vefik Alp

Foto: alparchitects.com.trMimar, kent bilimci, yüksek mühendis, akademisyen Ahmet Vefik Alp, dört dönemdir İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı için yarışıyor. Alp bu gayretini, ülkesine olan borcunu ödeyebilmekle açıklıyor. Şehirlerin fiziki görüntülerinin ülkenin içinde bulunduğu durumu da yansılayan bir ayna olarak değerlendiren Alp, İstanbul'un durumunu ise 'görsel gürültü' sözcükleriyle açıklıyor. Alp, İstanbul için büyük bir yaratıcı beyne ihtiyaç olduğunu vurguluyor ve İstanbul'un gerekirse Başbakan'ın kapısına gidip "Bu böyle olmaz, çek elini İstanbul’un üstünden" diyebilecek bir başkana ihtiyacı olduğunu belirtiyor.

MesutT: Siz, pekçok adayın aksine çok uzun zamandır İstanbul için proje üretiyorsunuz. Projelerinizi neye göre şekillendiriyorsunuz?

İstanbul metropolitan alanı için önerdiğim bazı projeler, kentin çöküşe doğru gidişini tersine çevirmeye, bu trendi toparlamaya yönelik büyük ölçekli, radikal projeler. İstanbul, yaşadığı yağma sonucunda geri dönülemez noktaya çok yaklaştı. Bundan sonra bir değil on Ahmet Vefik Alp gelse faydası olmayacak. O zaman, Kobe gibi yıkılıp yeniden yapılması için depremi bekleyeceğiz. Biz buna Kolaps Teorisi diyoruz. Büyük depremden iki yıl sonra Kobe'ye gittim, Afet Koordinasyon Merkezi'ni gördük; teknolojinin sonuna kadar kullanıldığı, hayran kaldığım bir yerdi. Hatta yanımda Erzincan Belediye Başkanı Sayın Talip Kaban'da vardı. Şehrin Başkanı, Kobe'de sıkıntılı bir şehir dokusu olduğunu, depremle çok acı çekildiğini ama öte taraftan da çağdaş bir şehir elde ettiklerini söyledi. Elbette onlar bize göre daha hızlılar ve Kobe İstanbul gibi hormonlanmış bir şehir değil; iki sene gibi bir sürede şehri yeni baştan kurmuşlar. Çağdaş, ulaşım sorunu çözülmüş, parklarıyla vs insanın huzur duyduğu bir şehre dönüşmüştü. Geçenlerde Bayındırlık ve İskan Bakanlığı Müsteşarı sayın Sabri Erbakan, İstanbul'un yüzde 85'inin ruhsatsız olduğunu ağzından kaçırdı.

Foto: alparchitects.com.trMesutT: Hatta eskileri bir kenara bırakalım, yeni yapılar da standartlara uygun değil dedi.

Evet, bana göre çağdaş bir demokraside başkanın 'yapamadım, imarda illegaliteyi daha da yukarıya tırmandırdım' diyerek istifa etmesi gerekirdi. Zaten yeşil alanların peşkeş çekilmesi, parsel bazında binlerce imtiyazlı imar verilmesi, TOKİ'nin gelip sağı solu satması, üçüncü Boğaz köprüsü için düşünülen güzergah gibi bir sürü başka günahı vardı. Kadir Bey'in aday olmamasını dilerdim. Japonya'dan bahsettik; orada bir belediye başkanının şehrinin yüzde 85'i kaçak olsaydı, herhalde harakiri yapardı. Ben, sayın Topbaş intihar etsin demiyorum, ağabeyimdir, kendini de çok seviyorum; ama yol yakınken çekilse diyorum. Ama maalesef bizde bu güç, rant hırsı bütün diğer duygularımızın önüne geçiyor. Elbette çekilmeyecek. Diğer taraftan CHP'nin adayı Sayın Kılıçdaroğlu, dosyalarla geldi ama bu işin insanı olmadığı, İstanbul'a yeni bir vizyon, bir yönelim verecek bir beyin olmadığı çok aşikar. Çünkü alanı değil. Diyeceksiniz ki İstanbul'a ille de bir şehir plancı, kent bilimci mi başkan olmalı? Bu tabloda evet.

MesutT: Kılıçdaroğlu bu konuda, kenti işin ehli isimlerle birlikte yöneteceklerini söylüyor ve İTÜ'den birkaç isim telaffuz ediyor.

Olmaz! Alper Ünlü, üniversitede benim asistanımdı, çok yetenekli, pırıl pırıl bir çocuk. Ama başta olan insanın ortaya koyacağı, büyük hareketleri yapacak bir beyin gerekli ve onun da başkanın kendisi olması lazım. Onun bunun dedikleriyle olmaz. Sayın Topbaş'ın ulaşım danışmanı var; Prof. Mustafa Bey... Mustafa Bey ne derse o yapılıyor. 1 milyar 200 milyon Euro metrobüse tıkıldı; İstanbul'a yanlış bir proje dayatıldı. Projenin esasına karşı değilim, felsefesini ben de destekliyorum. E5 aksında bir toplu taşım sisteminin oluşması doğruydu. Ama en yanlış olanı yaptı; eski tercihli yolu cilalayıp, ortadaki şeridi alarak yine lastik tekerlekli bir sistem getirdi. Bir yandan raylı sistem diyor, ama bunun tam tersini yapıyor. Ben monoray önerdim; raylı sistem, üstten gidiyor, mevcut dokuyu kesmiyor ve çok da avantajları vardı. Metroyu desteklemesi amacıyla yıllardır monoraydan bahsediyordum. Bunun avantajı her yerden gidebiliyor olması, yani ille de yol aksında olacak diye bir şey yok. Sayın Topbaş, monoray ile gerekli tahkiklerin yapılmasından sonra köprüyü de geçebilirdi. O bir yana, raylı sistem olduğu için çevreye saygılıydı, E5'i daraltmayacaktı ve emniyet şeritlerini de almayacaktı. Muhakkak ki metrobüs belli bir kesimin işine yarıyor; onu reddedemem. Ama sonuçta monoray da aynı yerden geçecekti. Biz projeye karşı değiliz ki... Başbakan Erdoğan, "Bunlar üçüncü köprüye hayır diyorlar, metrobüse hayır diyorlar, herşeye hayır diyorlar" diyor. Ama ben karşı çıktığım şeye alternatif projemi de sunuyorum. Üçüncü köprüye hayır diyorum ama iki proje sunuyorum. Biri kent içi ulaşım için 'altın üçgen' projesi. Levent Söğütlüçeşme aksı en yoğun akstır ve orası için hiç proje yok. Denizin altından yüzer tünel sistemiyle birinci köprüyü yedekleyelim. Diğeri de Pendik - Yeşilköy arası denizden giden otoray, yüzer viyadük TransMar. Bu, bilimsel kitaplarda yer aldı, dergilerde yayınlanıyor. Suudi Arabistan - Bahreyn arasına yapıldı, Katar - Bahreyn arasında da temeli atıldı.

MesutT: Siz ısrarla siyaset içinde çözüm üretmeye çalışan biri olarak mimarlar ve siyaset arasındaki mesafeyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Şehirlerin fiziki görüntüsü, ülkenin bulunduğu durumun aynasıdır. Ekonomik sıkıntılar, ahlaki ve kültürel yozlaşma, binalarımıza ve şehirlerimize aksediyor ve fiziki olarak kalıcı lekeler biçiminde orta çıkıyorlar. Bu nedenle daha havaalanına iner inmez o ülkenin notunu verebiliyoruz. İstanbul'a baktığımız zaman gördüğümüz şeye ben 'görsel gürültü' diyorum. Milyarlarca lira ile betonlar dökülmüş, doğramalar yapılmış, merdivenler konmuş, sıvalar falan... Ama bir rezalet, bir pislik... Bunları siyasetçiler yaptı, ama oy veren seçmen de buna çanak tuttu. Demek ki bir kör çember var; o onu seçiyor ve o da öyle yapıyor. Sayın Başbakan 'düzenli kentler' diyor, ama daha yeni iki yasa çıkardılar. Kamu arazilerini işgal edenlerin ceza almasının önünü kestiler; özel mülkün işgalini de şikayet şartına bağladılar. Sen Amerika'dasın ya da başka bir yerde, adam gelmiş tarlanı işgal etmiş; şikayet etmezsen kimse oralı olmayacak. 2B yasası başka bir konu. Bunları yapıyorlar ama bir taraftan da çağdaş kentler yapıyoruz diye yalan söylüyorlar. Gecekondudan şikayet ediliyor gibi, ama durumdan herkes memnun. Benim hesaplarıma göre İstanbul'da bir milyona yakın gecekondu var. Gecekonducu memnun, gelmiş bir arsaya konmuş, derme çatma da olsa bir ev, büyük kentin kültürel, eğitimsel, sağlık bütün nimetlerinden faydalanıyor. İşadamı çok memnun, çünkü hemen fabrikasının yanında yol, barınma masrafı olmayan ucuz işçi. Üstelik asgari ücrete çalışıyor. Yerel yönetici memnun; bir otobüs hattı, elektrik su... "Bakın ben size bir şey demiyorum, oturun; ama oy" diyor. Merkezi hükümet de memnun. Türkiye'nin konut sorunu Hazine'ye hiçbir yük gelmeden gacekondularla hallediliyor. Durumdan herkes memnun; win win win, kazan kazan kazan... Ama işte bu memnun olanlar Türkiye'nin dibini oyuyorlar.

Bu gecekondulaşma ve çarpık kentleşme İstanbul gibi 15 megakentin sorunu. Birleşmiş Milletler sürekli uyarıyor. Bu yüzyılda dünyanın başına gelebilecek en büyük belalardan biri büyük kentlerdeki bu yoğunlaşma. Birleşmiş Milletler kurulduğu zaman kentte ve kırsalda yaşayanların oranı yüzde 20'ye 80'di. Şimdi yüzde 50'ye 50 oldu ve değişmeye devam ediyor. Gelişmiş ülkelerde böyle bir durum yok; insanlar, tam tersine kentlerden kaçıyorlar. Habitat, küresel ısınma ile birlikte en büyük sorunumuz bu 15 mega kenttir diyor. Siyasetçilerin artık mimarlığın, şehirciliğin ve planlamanın Türkiye'nin önemli bir sorunu olduğunu görmek zorundalar. Yaklaşık 20 bin insanı kaybettik; bu bile ders olmadı. On sene geçti, bu yerel yönetim hiçbir şey yapmadı. Seminerler, yemekler, toplantılar, seyahatler, pilot bölgeler, master planlar gibi kağıt üzerinde ve lokal çalışmalar ve inşaat mühendisliği açısından tartışmalı birkaç kamu binası güçlendirmesi dışında ne yaptı? Bir milyon gecekondu duruyor; yine benim hesaplarıma göre yüzde 90 - 95'i eski yönetmeliğe göre yapılmış iki milyon apartman dairesi duruyor. Bunlar betonarme tabut gibi bekliyor; ne yaptılar? Radikal bir proje ortaya koydular mı? Siyasetçilerimizin bozulan kentlerimize yaptıklarını görüp bu kayıkçı kavgasından vazgeçmelerini; yaptıkları bu hatalar için insanlarımızdan özür dilemelerini; "biz kentlerimize karşı suç işledik, oy ve rant uğruna kentlerimizi kemirdik, peşkeş çektik; özür diliyoruz, bizi affedin ama şimdi toparlayacağız" diyerek radikal projelere yönelmelerini bekliyoruz. Ama öyle kavşak vs projeleriyle değil.

MesutT: Ne gibi radikal projeler?

Ben, 'kapsül evler' projesi ile bir milyon gecekonduyu yenileyeceğim diyorum. 3G projesi ile bir milyon apartman dairesinin yeniden yapılmasını sağlayacağım diyorum. Üçüncü köprüye hayır diyorum, ama transit geçiş ve çevresel trafik için, 100 bin aracın Boğaz köprülerinden çekilmesi için TransMar projesini hazırlıyorum. Fikir babalarından biriyim ama Belediyenin hazırladığı tüp geçiş projesi evlere şenlik. Önce 60 metre iniyorsun, sonra da 60 metre çıkıyorsun; inşallah yanılıyorumdur, ama orada seyahat edenler psikolojik açıdan çok rahatsız olabilir ve binmeyebilirler. Dibe oturtulmuştur, deprem açısından en sağlıksız sistemdir. Zemin sıvılaşması halinde havaya patlayacaktır. Sonradan bunun farkına vardılar ve önlemek için bizim paramızla aylarca zemine beton enjekte ettiler. Biz uyardık ve en kötü ihtimalle delme yapmalarını önerdik. Oturtma olduğu için tüpler Boğaz’ın sert meyilli yapısına uymak zorunda kaldı. Tüp geçiş bu taraftan Sirkeci Yenikapı güzergahına gidiyor ve eğer bir gün biterse orada da metroya bağlanacak. Metro da Taksim’den Levent’e gidiyor. Ama peki kardeşim, ben Levent’e gitmek için Yenikapı’ya mı gitmek zorundayım? Tüp geçiş ilk düşünüldüğünde İstanbul’un iş merkezi Sirkeci, Eminönü, Tahtakale, Kapalıçarşı’ydı. Levent yoktu; ne Akmerkez vardı ne de Maslak... Şimdi bizim aldığımız istatistiklere göre Avrupa ve Anadolu yakaları arasında en yoğun ulaşım aksı Kadıköy – Levent. Şimdi Marmaray gidiyor Sirkeci’ye, insanlar gidiyor Levent’e. Kadıköy – Levent aksında bir tek köprü çalışıyor ve o da yoruldu. Bana göre köprü artık risklidir. Trafiği kesemedikleri için büyük çaplı bakım da yapamıyorlar. Peki bu durumda neden oraya alternatif bir güzergah oluşturulmuyor? İlk iki köprünün yapılmasına ben de taraftardım; ama artık başka köprü istemiyoruz. Eğer Boğaz’a bir köprü daha yapılacak olursa, Boğaz’ı yeşil olarak görmeyeceğiz; bir kırılma noktası bu. Ben ‘altın üçgen’ projesi ile Söğütlüçeşme – Levent arasını denizin altından ama yüzer tüplerle birleştiriyorum. Böylece metro sistemi bir çember oluşturuyor.

Bence artık bir kent bilimci başkan İstanbul için şu koşullarda kaçırılmaz. İlle bu konunun eğitimini de alması gerekmiyor, ama bu konuya aklı eren bir başkan olmalı. Bir Viyana ya da Prag değiliz. Ama tabi bir de mimar var, mimarcık var. Kadir Bey de mimar, ama Beyoğlu Belediyesi’nde kalsaydı daha iyi olurdu. Kadir Bey, meslek odasıyla da çatıştı. Kartal ve Küçükçekmece için düşünülen iki büyük kentsel yenileme projesi için beşer yabancı mimarı davet edip Türk mimar ve şehircileri dışlaması büyük bir ayıptı. İstanbul’a ve İstanbul halkına olduğu kadar, kendine de saygısızlıktı. Neticede o da Mimarlar Odası’na kayıtlı bir mimardır.

Benim vizyonlarım arasında bir imar ve şehircilik reformu var. Bu, İstanbul’u aşan ve hatta belki bir Bakanlık gerektiren bir reform. Deprem riskiyle yaşayan, yüzde 50’si illegal barınan bir ülkede bir bakanlığın kurularak ve gereğini yapmasını düşünüyorum.

MesutT: Düşündüğünüz bu bakanlık Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’ndan farklı ne yapabilir?

Biliyorsunuz bizde mimarlık ve şehircilik Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’na bağlı. Ben A grubu şehir plancısıyım, belgemi oradan alıyorum. Oysa Fransa’ya gidin, belgenizi Kültür Bakanlığı’ndan alıyorsunuz. Arada çok büyük bir zihin farklılığı var. Bizde hala yapı, sıva, tuğla, boya, mühendis gözüyle bakılıyor; ama Fransızlar için mimarlık bir kültür ve sanat olayı. Bir kere bu farkı getirmek istiyorum. İstanbul’da yapılan HABITAT zirvesine 15 bine yakın insan geldi. Zirveden iki önemli sonuç çıktı. Biri, Türkiye’nin ilk kez gündemine giren sürdürülebilirlik yani sustainability. Sürdürülebilirlik, kalıcı olmak için bugünkü gereksinmelerini gelecek nesillerin ya da komşularının kaynaklarından karşılama diyordu. İstanbul tam bunun tersini yaptı. Su ihtiyacı için Trakya’yı bitirdi; Trakya Üniversitesi’nin hocaları isyan ediyorlar. O yetmedi, Melen Çayı’ndan su çekmeye başladık. Konuşulanlardan hiçbir ders alınmadığına göre, keşke HABITAT zirvesini burada yapmasaydık. İstanbul’u yöneten zihniyet, bölgesel bir felakete doğru gidiyor.

Zirveden çıkan diğer önemli sonuç da yerel yönetimlere ağırlık verilmesiydi. İstanbul’a bakıyorsunuz; sanki Başkan, Başbakanın vekili... Kadir Bey’in öyle olmadığını kabul etsek bile yine yapamaz, çünkü İstanbul’a 12 başka el karışıyor. Binali Yıldırım Bey ikinci başkan; üçüncü köprü onda, tüp geçiş onda, Haydarpaşa onda. Turizm Bakanlığı zaten bütün kıyıları kendi ukdesine almış. Bunlar yetmiyormuş gibi bir de şimdi TOKİ’ye planlama yetkisi verdiler. İstanbul’u parça parça böldüler, satıyorlar. İşte ben büyük imar ve şehircilik reformu derken bunları düzeltmeyi istiyorum. Mimarlık ve şehircilik olayını artık bir kültür olayı olarak görmeyi, bütün bu çok başlılığı bitirmeyi, Başkanın tek güç olarak beldesine, şehrine, metropolüne hakim olmasını sağlamak istiyorum.

MesutT: Çok başlılıktan bahsettik ya, 12 başka el karışırken başkan ne yapabilir ki?

Dava açıyor; ama ondan ileriye gidemiyor. O davalar da sürünüyor. Garip garip bilir kişiler gelip gidiyor; öyle ki birbirinin zıttı iki rapor alabiliyorsunuz. Dosyalar Danıştay’ı vs geziyor ama yapan yapıp geçiyor. Daha güçlü, Ankara’ya gidip bağırıp çağırabilecek bir başkan gerekli. Vizyon sahibi, deneyimli, dünyayı görmüş, cesur, biraz da çılgın bir başkan şart. Başbakanın kapısına gidebilecek ve “Bu böyle olmaz, çek elini İstanbul’un üstünden” diyebilecek bir başkan. Bunun Kadir ya da Kemal Beylerle olabileceğini düşünemiyorum; İstanbul için Allah selamet versin diyorum.

MesutT: Ak Parti'nin ve dolayısıyla Başkan Kadir Topbaş'ın sloganı ‘büyük düşün’dü. Sizce İstanbul için büyük düşünmek ne olabilir?

Mevcut iktidarın ‘büyük düşün’mesiyle benimki hiç bağdaşmıyor. Ben, İstanbul’un büyütülmesine kesinlikle karşıyım.

MesutT: Kadir Bey de İstanbul’un büyümemesi gerektiğini söylüyor.

Ama tam tersini yapıyorlar. Formula 1’i getirdiler ve o bölge tamamen bitti. Oysa yemyeşildi. Türkiye’de başka yer mi yoktu? Ben önerdim; Selçuk’ta çok uygun bir yer vardı. Ecclestone’nin teknesi Tuzla’da yapıldığı ve buraya daha kolay gelip gidebileceği için Akfırat’ı gösterdiler. Büyütmeyelim diyorlar ama şimdi de ‘silikon vadisi’, ‘finans merkezi’ projelerini konuşuyorlar. Bu yönetimin politikası bu; söylediklerinin tam tersini yapmak. Ama bravo, biz kimseyi uyutamıyoruz. Biz, Tayyip Bey ile 1994 seçimlerinde yarıştık, o kazandı ve şimdi bu noktada. Alkışlıyorum. İstanbul merkezden çürüyor; gidin Beyoğlu’nun arka sokaklarına ya da Kule dibine, tek tük restorasyon çalışması var. Bir de Tarlabaşı’ndaki tartışmalı proje. Ama esas Pera, tarihi yarımada pislik içinde, çürüyor.