Hocamız ‘Sedat Hakkı Bey’



Ülkemizdeki çağdaş mimarlık ve mühendislik örgütlenmesi 100. yılında… Mimar Kemalettin Bey’in imzasıyla Tanin gazetesinde çıkan “çağrı” üzerine 28 Ağustos 1908’de Sirkeci Garında toplanan 11 mimar ve 11 mühendis, “Meşrutiyet” devriminin rüzgârıyla “Osmanlı Mühendis ve Mimar Cemiyeti”ni kurmuşlardı. Aynı yıl, cumhuriyet dönemi mimarlığımızın iki ünlüsü de dünyaya geliyordu. Akademi’de “ulusal mimarlık” çabalarını başlatan Sedat Hakkı Eldem’le, Anıtkabir’in mimarı Emin Onat...

Bu nedenle Türk Mimar ve Mühendis Odaları Birliği (TMMOB) ilk “cemiyet”in 100. yılını kutlarken Mimarlar Odası da aynı geçmişini “100 yılın 2 mimarı”yla birlikte anıyor. Bu tarihsel yıldönümünün kuşaktan kuşağa anımsanması için Kamran İnce’nin bestelediği “Mimarın Düşü”nü de sanat dünyamıza kazandırarak…

“Geçmişten günümüze Anadolu’nun yapı ustalarına adanan” eserin dünya prömiyeri 22 Ekim 2008’de İTÜ Mustafa Kemal Amfisi’nde yapıldı. Şef/piyano Kamran İnce yönetiminde İstanbul Modern Müzik Topluluğu’nun seslendirdiği konserde solist de Cihat Aşkın’dı…

100 yılın mimarı

Bugün Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) olan “Sanayi-i Nefise Mektebi”nin mimarlık bölümüne 1924’te giren Sedat Hakkı Eldem, okul birincilerine verilen devlet bursuyla Avrupa’daki ünlü mimarların yanında staj yaptı. 1931’de Ankara’da Cumhuriyetin ilk yapılarına imza atan İtalyan Mimar Guilio Mongeri’nin asistanı oldu; ertesi yıl İstanbul’da kendi bürosunu açarak, aynı zamanda Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki 1978’e kadar sürecek hocalığına başladı...

1988’de yitirdiğimiz Eldem için yaz aylarında “2 sergi-2 kitap” etkinliğini gerçekleştiren Osmanlı Bankası Müzesi, “Gençlik Yılları” sergisinde yaşamının ilk 24 yılını; “Olgunluk Yılları”nda ise hocalığını ve mimarlığını tanıttı. MSGSÜ’de düzenlenen sempozyumla da “Akademideki efsanevi kişiliği” anlatıldı; okulda, tarihsel mirasın korunmasına verilen önemin bir “Sedat Hakkı Bey mirası” olduğu vurgulandı...

‘Sessiz’ ve saygılı serzenişler

Bütün bunlar Sedat Hakkı Eldem’in 20. yy mimarlığımıza ne denli önemli katkılarda bulunduğunu hemen tüm ayrıntılarıyla belgeliyor. Ne var ki aynı yüce mimarımızla ilgili, günümüzde daha da önem kazanan kimi mimari sorumluluklara yönelik “çekinceli gözlemler”in de “anı”lara eklenmesi gerekiyor.

Zaten Eldem de meslektaşlarının eksiklerini görmezden gelmeyen, hatta beğenmediğini erişilmez karizmasıyla açıkça “belli eden” bir aydın kimliğine sahipti. Bu nedenle, kendine yönelik kimi serzenişlerin de bilgeliğine saygı sınırları içersinde anımsanmasının, ona yakışır bir anma olacağını düşünüyorum.

Peki, neydi Sedat Hakkı Eldem’in mimarlar arasında alçak sesle konuşulan, ama asla açıkça dillendirilmeyen özellikleri?..

Kibar ve acımasız

Hemen tüm öğrencisi olmuş mimarların ortak görüşü “çok kibar, çok disiplinli” ama aynı zamanda “çok acımasız” olmasıydı. Kibarlığı ve disiplini, kuşkusuz dönemin sayılı sanatçı ailelerinden birinin çocuğu olarak aldığı eğitim terbiyesinden gelirdi. “Kuzum” diye hitap ettiklerine bile “siz” der, en sert sözünü en zarif şekilde söylerdi. Ne var ki öğrencilerini, asistanlarını, hatta kendinden genç hocaları adeta “tepeden bakar”casına küçümseyici hali, kimi zaman insana “hakaret” gibi gelir, dokunurdu.

Özellikle öğrencilerine ve asistanlarına yaptırdığı rölevelerin birçoğunu, sivil mimarlık kültürümüzü mükemmel belgeleyen yayınlarında “isimlerini anmadan” kullanmasına da gönül koyanlar vardır.

Uygunsuz 'yer'ler...

Eldem’in kimi yapılarındaki “uygunsuz yer seçimi” ve “çevre-kütle oransızlığı” yaratan yaklaşımlar da hep “sessiz”ce tartışılmıştır. Bunların en ünlüsü Sultanahmet’teki Adliye Sarayı’dır. Yapı, mimaride “ulusal kimlikli çağdaş” arayışları yansıtsa bile, İstanbul’un en eski kent merkezini oluşturan o çok özel dokuyu “zedelediği” gerekçesiyle eleştirilere de konu olmuştur. Aynı zamanda Bizans arkeolojisi üzerindeki konumuyla tarihe karşı umarsızlık örnekleri arasında sayılabilmiştir.

Nitekim Hilton Oteli’ni tasarlayan ABD’li mimarların Türk danışmanı olarak, binanın hem “yeşil alan”da hem de kent siluetine aykırı gerçekleşmesine “tepkisiz” kalmış olması, “göz yumdu”ğu yorumlarına neden olmuştur. Hele ilerleyen yaşlarında, İstanbul’un en tartışmalı yapısı Gökkafes’in “ilk tasarım”ına imza atmış olması, öğrencilerini olduğu kadar hemen herkesi üzmüştü. Gerçi, Eldem’in “uygulanmayan” 8 katlı projesi Taşkışla’nın alt kotunu geçmiyordu ama o kadarı bile Dolmabahçe’deki özgün peyzajı parçalamaya yetiyordu.

Yine Eldem’in, Abdülaziz döneminde Jöntürklerin karargâhı olan Yeniköy’deki Sağır Ahmet Bey Yalısı’nın yerinde “başka” ve “yeni” bir yalı tasarlaması da kendisinden “beklenmeyen”ler arasındaydı. Boğaz’da yok olan önemli mimarlık örneklerinin “restitüsyon”u (yeniden canlandırılması) konusunda en birikimli hoca olan Eldem, dönemin “barajlar kralı Tahsin Uzel” tarafından “yıkılan” tarihi yalının yerinde eskisini canlandırmayı değil, yeni bir yapıyı yeğlemişti!

Sedat Hakkı Bey’in Boğaziçi yamaçlarındaki kimi toplu villa projelerinin de tartışmalı imar planlarıyla gerçekleşmesi; hatta “Sedat Hakkı Eldem Evleri” adıyla pazarlanmaları, 20. yy mimarlığımızdaki saygın yerini sarsmasa bile, kendisini sevenlerde hüzünlü duygular yaratan gerçeklerdir.

Eldem’in öğrencisi olmaktan her zaman gurur duydum. Kente, kültürel mirasa ve çevreye duyarlı mimarlık kavgamızın temelinde yatan “tarihsel yaratıcılığa saygı”yı da ondan öğrendik… Bu nedenle hocamızı derin bir bağlılıkla anarken “konuşulan ama yazılmayan” yanlarını da 100. doğum yıldönümünde anımsamayı, o örnek alınması gereken “gerçekçi”liğine ve “ayrıntılardaki titizliği”ne adıyorum…