Mekân Olarak Hapisane, Hapisaneci Olarak Mimar

Ulucanlar Cezaevi

"Cezaevlerinde yoğun bir düşünsel birikim ve yazınsal üretim potansiyeli var" diyerek yola koyulan üç aylık Mahsus Mahal dergisinin ikinci sayısı çıktı. Dergi içeride üretilen edebi-sanatsal eserleri kalıcılaştırmakla yetinmeyip "mahpusluğu yaşamış üstatların geleneğini devam ettirmeyi" de amaçlıyor. Tanıl Bora'dan Müge İplikçi'ye birçok yazar ve hak savunucunun Yayın Danışma Kurulu'nda yer aldığı dergi kolektif bir şekilde çıkarılıyor. Derginin Bahar 2007 sayısında yer alan Ertuğrul Kürkçü'nün bir yazısını burada tekrar paylaşıyoruz.

Mimarlık bir bakıma mekânın işlevsel örgütlenmesi işi olarak tanımlanabilir. Ama bu tanımın bir kusuru var. Mimarın öznelliğini hiçe sayıyor. Onu bir vasıfsız işçi düzeyine indirgiyor. Yaptığı işle bu işe ilişkin düşüncesi arasındaki organik bağlantıyı koparıyor. Oysa her mimar, isterse müşterisinin birebir denetimi altında çalışsın yaptığı düzenlemeye kendi kişisel seçişlerinden bir şeyler katabilir; yapıtını müşterisinin ihtiyaçları ve olanakları belirlese de, o yapı sonunda mimarı yansıtır.

Ama bu yansıtma düzeyinin bir sınır var elbette. Piyasa koşulları içinde mimar ister istemez müşterisinin diktatörlüğü altında yaratır. Burada mimarın ya da müşterisinin bir tüzel kişilik olup olmaması bir şeyi değiştirmiyor. Eninde sonunda müşterinin talepleri belirliyor mimarın yaratma sınırlarını. Çünkü organize edilecek mekânı o kullanacak, içinde o barınacak, o yaşayacak.

Ama müşteri devlet, iş hapisane yapmak olunca mimarın o mekânda yaşayacak olanların tercihleriyle hiçbir bağlantısı kalmıyor. Kimse kendi rızasıyla hapisaneye girmeyeceğine göre, mimarı daha en baştan bir açmaz bekliyor: İçinde yaşayanın hiçbir zaman yaşamak istemeyeceği bir mekânı örgütlemek. Orada yaşamaya zorlanacak olanın biricik dileğinin bir an önce oradan kurtulmak olduğu bir mekân.

Böyle bir işle karşı karşıya kalan mimar ne yapar? Türkiye'de sayıları her gün artan cezaevlerinin mimarisi bu soruya somut bir cevap sağlıyor.

Cezaevi, her şeyden önce mimara burada yaşayacak olanların dış mekanla hiçbir bağı olmaması zorunluluğunu empoze diyor. Mimarın daha öğrenime başladığının birinci günü kavradığı, mekan organizasyonunun "iç" ve "dış"tan oluşan birbiriyle bağlantılı iki temel öğesi olduğu ve biri olmadan ötekinin düşünülemeyeceği gerçeği son buluyor. Sadece içeriden ibaret bir mimari bu. Girenin çıkamadığı, çıkmaması gereken bir mimari. O yüzden kapı, bir modern cezaevinde hiçbir mimari değer taşımaz. Yalnızca sağlam korunmuş bir deliktir o. İçerisi ise, hiçbir şahsiyeti, hiçbir kimliği, öznelliği olmayan varlıkların, o yapının, o yapıda yaşamayan sahibince sonsuzca denetlenebileceği bir düzeni yansıtır.

Mimar işin bu bölümünü yaparken de öğreniminin en başında kavraması istenen ikinci bir kavram setini unutmak zorundadır: "Özel olan" ile "genel olan" arasındaki bağlantı. Hapisanede yaşayacak için "özel" bir alan yoktur. O yüzden mimar, binanın sahibi için içeriye bakan sonsuz sayıda pencere açar. "Mazgal" denilen bu deliklerden dışarı bakılamaz ama içeri bakılır: Yatakhanelere, yemekhanelere, helâlara, banyolara, her yere. İçeride yaşayanı sonsuz sayıda göz her an izler, o hiçbir şeyi izleyemez; eğer binanın sahibi bunu istemezse gökyüzüne bile bakamaz.

Buraya kadar bile mimar hala, toplumsal bir yaratık için bir "içerisi" yarattığından bir bakıma insanlığın genel alanında durmaktadır. Ama işi orada bitmez. Cezaevi mimarının en ince işi hücreleri tasarlarken başlar, mesleğinin doruğuna burada çıkar. Öyle tasarlamalıdır ki hücrelerini, bu mekânlara kapatılan kişilerin diğerleriyle en küçük bir fiziki teması olmasın; o kimseyi görmesin, herkes onu görsün; orada sonsuzca yalıtılabilsin; bir tesbih böceğine dönüşsün.

Mimar burayı tasarlarken bildiği her şeyi unutur, bir insan için tasarlanmaması gereken her şeyi tasarlar: Betondan döşekler, gardiyanın mahkûmun kıçına bakmasını sağlayacak helâlar, kapının altından yiyeceğin ayakla içeri sürülmesine el verecek mazgallar.

Ama daha iş bitmemiştir: Müşterisinin isteğine göre, mahkûmun hayatına son vereceği odayı da tasarlamak onun görevidir. İşinin pırlantası! İçine yalnızca girilen bir beton kuyu yerli yerine oturtulur: Dışarıya en yakın yere, dış avlunun yanı başına ve bir de asansör deliği tasarlar; kimse taşımak zorunda kalmasın ölenin cansız bedenini diye; mahkûma ilk ve son teknolojik katkısını sunar. Mimarın işi biter. Mimarlık da!

* Bu yazı, ilk kez, Arredamento Dekorasyon Dergisinin, Temmuz-Ağustos 1995 tarihli 72. sayısında, "Büyük Gözaltı" dosyası içinde, s. 89, yayınlanmıştı. Yazının amacı, cezaevlerini bir kez bile kendi gözleriyle görmüş olmaları olasılığı çok düşük olan bir okur kitlesine ve özgül olarak da mimarlara, içinde hiç yaşamasalar da cezaevlerinin doğa dışı, toplum dışı varlığıyla kendi insani gerçeklikleri arasındaki çatışkıyı hatırlatmaktı.

O günden bu yana, ölüm cezasının Türk hukuk mevzuatından kaldırılması dolayısıyla cezaevlerinden infaz odaları çıkarıldı ya da işlevlerini kaybettiler ama, cezaevleri, insanlara Türk mevzuatında o güne kadar olmayan, "ömür boyu hapis" cezasının da çektirildiği mekanlar olarak yeni özellikler kazandı. Bu nedenle yazının sonunda infaz odalarına yapılan özel vurgu günümüz gerçekliğine denk düşmüyor ama, cezaevleri bir bölüm mahkum için belki daha da korkunç bir başka gerçekliğe, canlı olarak gömüldükleri mezarlara dönüşüyor. Cezaevinin iyisi hiçbir zaman olmayacak!