Lütfen Tarayıcı Sürümünüzü Yükseltiniz.
 
BÖLÜM SPONSORU Egepen Egepen

Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Araştırma Görevlisi Aslı Odman: Medya Kentsel Dönüşümde Yeni Bir Dil Kullanıyor

Osmanlı devletinin şanı Meksikalara kadar gitmiş... Öyle biliyorduk karşımıza çıkan metinlerden. Taa ki Aslı Odman'ın kasım sayısında Toplumsal Tarih'e yazdığı yazıya kadar.

BirGün PAZAR/Gülşen İŞERİ
Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Araştırma Görevlisi Aslı Odman: Medya Kentsel Dönüşümde Yeni Bir Dil Kullanıyor

b>Aslı Odman'la bir araya gelişimizin nedeni Meksiko'daki "Osmanlı saat kulesi". Osmanlı devletinin şanı Meksikalara kadar gitmiş... Öyle biliyorduk karşımıza çıkan metinlerden. Taa ki Aslı Odman'ın kasım sayısında Toplumsal Tarih'e yazdığı yazıya kadar. Biz her şeyi yanlış biliyor muşuz da haberimiz yokmuş... Meksiko'daki saat kulesinin bizi bir araya getirdiği Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü'nden Aslı Odman'la bakın nasıl bir söyleşi yaptık...

Toplumsal Tarih dergisinin kasım sayısı için kaleme aldığınız, Meksika'da bir Osmanlı saat kulesinin varlığına ilişkin bir yazı vardı. Bu konuda özellikle internet'te yazılanların yanlış bilgileri yeniden ürettiğinden bahsediyordunuz. Biraz bu konuyu açabilir misiniz?

Meksika'nın başkenti Mexico City'de üzerinde Arap alfabesiyle "Osmanlı cemaatinden Meksika'ya Eylül 1910" yazılı bir ithaf taşıyan bir saat kulesi var. Beş yıl kadar evvel Türkiye'den bir gazeteci oraya gidip bunu keşfediyor. "Keşfediyor" derken büyükelçilikten aldığı bilgi üzerine, gidip fotoğraflarını çekiyor ve bu saat kulesi hakkında bir hikâye kurguluyor. Bu hikâyedeki somut tarihi yanlışlıkların yanında bunların nasıl bir kurgu ile yan yana getirildikleri, günümüz Türkiye'sinde birbiriyle yarışan Osmanlı tanımları açısından bize pek çok ipucu veriyor. Bu gazete yazısı da o zamandan bugüne yoğun bir şekilde alıntılanmış. İşte bu ufak yazıda, hem bu yanlış tarihi bilgileri düzeltmeye, hem de tarih algımızdaki hatırlama ve unutma süreçlerine dikkat çekmeye çalıştım. Saat kulesinin hikâyesinin yanlış anlatımını yalnızca teknik bir bilgisizlik sorunu olmadığını, bugünkü biz/vatandaş tanımlarıyla ilgili önemli ifşaatlarda bulunma kapasitesine sahip olduğunu düşünüyorum.

"Bizim" sözcüğü bilinçaltımızda olan bir şey. "Biz" dışındakileri yanlış anlamaya çok mu meyilliyiz?

Burada yalnızca bireysel psikolojiden bahsetmiyoruz esasinda. Ben tam da kolektif bellekteki unutmalara dair bir şey gördüğümü düşündüğüm için bu ufacık meseleyi büyütmek istedim. Yanlış anlama çok manidar bir şey. Kanımca tarihçinin yapması gereken, sırf "yanlış anlamaları" uzmanlığının getirdiği bilgiyle düzeltmek değil, neden bazı dönemleri, olayları, olguları yanlış anladığımıza, yani tarihin bugünkü kullanımlarına da eğilmek. Bugünün anlam yaratma süreçlerini bu manidar yanlış anlamalardan çıkarsamaya çalışmak. "Meksika kadar "bize" uzak bir yerde bir Osmanlı saat kulesi var!" dediğimizde, anında kafamızdaki Osmanlıyı, yani özdeşleşebileceğimiz, T.C'nin dedesi olan Osmanlı'yı canlandırıyoruz. Bugünkü başat vatandaşlık tanımına dair ön bilgimiz, sosyalleşmelerimiz ve alışkanlıklarımız olduğu için Osmanlı'yı yanlış tanımak bugünden doğan bir ihtiyaç.

Yazıda da sözünü ettiğiniz gibi, Meksika'daki Osmanlılardan bahsettiğimizde bildiğimiz Osmanlı kimliğiyle örtüşmeyen bir gruptan söz ediyoruz...

Meksika örneğinde Balkanlar'da ya da Suriye örneğinde olduğundan farklı bir "Osmanlı nüfuzu" var. Ortaya çıkıyor ki, Meksika'da yüzyıl başında kendilerine "Osmanlı Cemaati" diyenler, bugünkü TC. vatandaşı kimliğiyle örtüşmeyen, çoğu Lübnan'dan göç etmiş Maruniler, Halep' den Şam'dan göç etmiş Museviler'dir. Bu dini ve etnik kimliklerin yanında bu saat kulesi bağlamında muhakkak şunu da söylemek lazım. 1910 senesinde, yani Meksika'nın Bağımsızlığının 100. yılı kutiamala-rında Meksika Devleti'ne bu saat kulesini hediye edenler, aralarında bir müteşebbis inisiyatifi oluşturuyorlar ve devletle ilişkilerini hoş tutmak için bu jesti yapıyorlar. Üst kimlik olarak da homojen bir dini/etnik kimlikleri olmadığı için de Musevi cemaati olarak değil, Lübnanlılar olarak değil, onları bir arada tutan göç geçmişlerini öne çıkararak, "Osmanlı cemaati" olarak bu jesti yapıyorlar. Ortak sınıfsal bir konumun, devletle ortak çıkarlar üzerinden kurulmak istenen bir ilişkinin kodu "Osmanlı" oluyor.

Sizin araştırmalarınızı bildiğimiz kadarıyla, sırf Meksika hakkında değil, karşılaştırmalı olarak çalışıyorsunuz. Neden Meksika ve Türkiye'nin 1930'larını karşılaştırdınız?

1930'lardaki klasik kemalist dönemi kapsayıcı bir şekilde anlatabilirsem, sanki günümüzdeki tüm bu çelişkili kemalizm atıflarını çözebileceğimi, nasıl bugün birbirine tamamen zıt akımların kema-lizme referansta bulunarak iktidar olabildiklerini anlayabilmeyi umuyordum. Su içinde balık gibi alıştığımız bir ideolojik referans olduğu için, sudan çıkabilmek için, Meksika'yı çalıştım. Ve bunu yaparken bir karşılaştırma yaptım. Benim görecelileşme yerim, metrem Meksika'nın 1930'larındaki sosyal dengeler ve iktidar oluşumu oldu. Fakat Meksika'yı da ta bu sürece girmeden ister istemez idealize ettiğimi gördüm. Söylemde "Atatürk ilkeleri" referanslı üç darbeyle krizleri aşabilen ve istikrar temin eden Türkiye bana, hiç darbe görmeden benzer eşikleri atlayan Meksika'ya yönelmemi sağladı. Burada 1980'lerin depolitize ortamında ve bizden önceki sol hareketin hayal kırıklıklarını taşıyarak büyümüş olmamın da etkisi vardır muhakkak.

Ülkeleri ele alırken liderlerden mi yola çıktınız?

Daha çok liderleri, bir toplumsal istikrarı sağlayan ideolojilerin sembolik taşıyıcaları olarak aldım. Fakat kişiler bazında benzerlikler ve farklılıklar da çarpıcıydı. 1930-34 arasında Meksika Devlet Başkanı, Atatürk misali "karizmatik bir lider" olan, bugün özellikle küreselleşmenin ortaya çıkarttığı yeni çelişkiler karşısında nostalji ile hatırlanan, ulusal gücü zirvesinde olduğu dönemi temsil eden "Generalleri Generali" Cârdenas'tır. Ortak zemin bu liderleri doğuran dönem, yani 1929 krizi ile son darbeyi yiyen liberal kapitalist sistemin "ulusal kapitalizmler"^ evrildiği dönemdi. Bu yeni dönemin istikrarını bu iki karizmatik lider temsil ediyorlardı. Bu arada toplumlar hem krizli bir dönemde büyük ayaklanmalar bastırılarak bir arada tutuluyorlar, hem de vatandaş, işçi, memur, büyük devlet korporasyonlarının üyeleri olarak yeni bir işbölümü ile bizatihi oluşuyorlardı. Bu nasıl oluyor, onu anlamaya çalıştım. Eliderin devlet programlarına, toprak reformuna, İş Kanunları'na ve Anayasa'lara baktığım daha çok sınıfsal bir çalışma oldu.

Peki bunlara bakarken iki liderde gördüğünüz yönetim şeklini nasıl analiz ettiniz?

Meksika Devrimi diye tek isim altında özedenen 1910-17 arası ile ile Kurtuluş Savaşı dediğimiz hareketin arasında çok büyük bir sınıfsal fark var. Cârdenas gerçekten de 1910-17 arasındaki ayaklanmaların önemli bir kısmının tabanı olan köylülerin taleplerinin kısmi bir mirasçısı olarak lider oluyor. Yani bu unsuru, devlet politikaları oluşturulurken, vatandaşlaştırırken, işçileştirirken, metalaştırır-ken rejimin istikrarı için dikkate almak durumunda kalıyor... Yalnızca "Köylü devletin efendisidir!" deyip yerinde oturma, 1929 krizinin bedelini köylülere ödetme lüksü yok Cârdenas'ın. Sosyal politikayla köylere gidiliyor, mecburi köylü sendikaları kuruluyor, sendikasızlık yasaklanıyor, Türkiye'de aynı dönemde sendikalar yasaklanırken. Kanımca köylülük, Türkiye'de 1950 seçimlerine kadar pazarlık masasına dahil olmuyor. Cârdenas dönemindeki işçi-işveren arasındaki tüm çelişkilerde devlet işçi sınıfından yana taraf tutuyor. Çalışmamda bu farkın, Meksika'nın 19. yüzyılının daha ho-mojenleştirici, sanayi birikimi daha yoğun ve me-talaşma/parasallaşma oranının daha yüksek olmasına bağlıyorum.

Anlattığınız Meksika bana oldukça iç açıcı geldi. Araştırırken Meksika'da kalsam dediniz mi?

Meksika'da yaşadığım dönem beni heyecanlandırdı. Fakat aynı zamanda okuyarak oluşturduğum ideali-zasyonları da daha da aşikar bir hale getirdi. En sonunda "hiçbir yerde bir kurtarılmış ada yok" hissi-yatıyla geri döndüm. Mesela beni en çok şaşırtan şeylerden biri, o zaman iktidarda olan sağ-muhafazakâr parti PAN'ın kullandığı dildi. ÖDP'nin veya DTP'nin ağzına alabileceği bir terminoloji kullanıyordu. Bizatihi kullanılması bile benim dikkatimi çekmeye yetecek pozitif anlamlarla yüklü kavramlar kullanıyordu. Bu çarpıcı karşılaşmadan anladım ki, sınıflı toplumun devam ettirilmesinin birbirine zıt birkaç dili olabilir, illa devlet veya istikrar merkezli olmasına gerek yok.

Meksika'da hiç darbe olmadığından söz ettik, peki bunun nedenini neye bağlıyorsunuz?

Darbe olmamasının en büyük nedeni devlet tarafından örgütlenmiş bir toplum olması. Yani istikrar, Gramsci'nin tabiriyle Türkiye'ye oranla daha erken bir dönemde "sivil topluma" kaymış. Adı üstünde, parti devrimi kurumsallaştırmış. Bütün çiftçi sendikalarının sendikacılarını parti üyesi yapıyorsunuz, tüm işçi sendikalarının sendikacılarını parti üyesi yapıyorsunuz, bir popüler sektör tanımlıyor, meslek odalarını o sektörde örgütlüyor, onu da partiye üye yapıyorsunuz. Toplam dört "sektör" olarak örgütleniyor

Türkiye'deki darbe sürecine nasıl bakıyorsunuz, her iki ülkeye de baktınız, biri onlarca darbe atlatmış diğeri darbesiz ayakta kalmış...

Meksika'da sınıfsal ya da bölgesel bir çelişki yaşandığında, parti sivil toplum örtüşmesinin iç mekanizmaları, bazen de örtük ve kirli savaşlar devreye girmiş. Türkiye'de böyle bir yapının olmaması, sivil toplumda zor ve rıza mekanizmalarını aktaracak korporasyonların Meksika oranında olmaması daha fevri bir şekilde sistem değişikliğini gerektirmiş.

Meksika çalışmalarınızı son dönemlerde kent tarihi çalışmalarıyla genişletmişsiniz. Hangi dönemleri ve kentleri ele aldınız?

Esasında İstanbul'daki cari dönüşümleri anlamaya çalışıyordum, ama geçen seneki başkanlık seçimleri arifesinde Meksiko City'yi çalışırken buldum kendimi. 2006 seçimlerini kılpayı kaybeden, bu söyleşide henüz değinmediğimiz Meksika parti spektrumunun üçüncü ve en genç partisi, sol demokrat/liberal PRD adayı Obrador, uzun zaman Meksiko City Belediye Başkanlığı yapmıştı. Hatta şöyle bir tesadüf de var: Recep Tayyip Erdoğan Başbakan olmadan önce İstanbul Büyükşehir Belediye başkanıydı. Bu ikisini de karşılaştırmalı olarak analiz etmeye çalıştım. Recep Tayyip Erdoğan'ın Belediye Başkanı iken, İstanbul özelinde geliştirdiği si-yasetierle, ulusal ölçekteki pratikleri arasında bir süreklilik var. Esasında yeni kapitalizmin alamet-i farikalarından biri bu, sermaye birikiminin ulusal-ölçekten çıkarak, yeni ölçekler yaratması. Bir örnek vereyim: BirGün Kurban Bayramı'ndaki devlet eliyle mahallelerde yapılan yardımlara dair şu manşeti atmıştı, "Sosyal Devlet'ten Sadaka Devleti'ne". Çok doğru bir slogan bence bu: Sosyal devletin hak taleplerinde model teşkil alınması yerine, "bir şekilde yoksullaşmış" bireyleri muhatap alan, ücreti değil "bir şekilde geçindirecek seviyede olmayan" geliri ön planda tutan, yoksulluğa sadaka veya benzer fi-lantropik formlarla yaklaşan, hem yoksulluğu meşru ve doğal kılan hem de devlet meşruiyetinin zeminini sadakalar zemininde yeniden kuran bir dönemden geçtiğimizi düşünüyorum. Obrador'un da Belediye Başkanı iken yoksulluk söylemi buna benziyordu: "Hepimizin iyiliği için önce yoksullar!" diyordu. Demek ki "hepimiz" içinde yok bu yoksullar. Bu bana "Halk plajlara hücum etti, vatandaş dışarıda kaldı" ifşaatını hatırlatıyor.

Bir yanda sol liberal bir parti bir yandan da sağ liberal diyebileceğimiz bir parti var ama söylem aynı ve aynı politikalar uygulanıyor...

Tam da bu yüzden "Müslümanlıkmış, türbanmış, modernize olmuş müslümanlıkmış, ılımlı İslam-mış" gibi kavram öncelikli araştırma gündemleri yerine, ortak somut politikalara yoğunlaşan araştırma gündemleri gerekli. Obrador'un kent politikalarını çalışınca, Tayyip Erdoğan'ın kent politikalarının dinamiklerini sezinlemeye başlıyorum. Mesela bugün hem Meksika hem de Türkiye'deki iktidarların, medyanın ve kamuoyunun dilinde "yolsuzlukla mücadele" önceliği var. Yolsuzluk bu sistemin bir parçası değil de, olmaması gereken olağanüstü bir halmiş gibi mevcudu meşru kılan şekilde kullanılıyor. Neden AKP'de ve PRD'de yolsuzluk ve yoksulluk dillerden düşmüyor ve birbirini pekiştirecek şekilde kullanılıyor? Bu benzerliğe özellikle kentsel dönüşümü çalışırken rastlıyorsunuz.

Çarpık kentleşmenin içini dolduruyorlar

'Kentsel Dönüşüm' demişken bu projelerinden de konuşalım...

Aslında sermayenin kenti bir birikim alanı olarak yeni bir değerlendirmeye tabi tutması, kent mekanının daha önce olmayan bir boyutta sermaye birikimine açılıyor olması, bütün büyük şehirlerde gözlemleyebileceğimiz bir dönüşüm. Kentler hep dönüşüyor. Ama 1990'ların sonundan itibaren hem İstanbul'da, hem Meksiko City'de olanın niteliği farklı. İstanbul'da ilk aşamada iç ve iş göçünün konut ihtiyacını karşılayan kullanım değeri üzerinden oluşan gecekondular, sonraki aşamada bu gecekonduların ticarileşmesini, yani apartkonduları yaşadıysak, şimdi bu sektöre çok daha büyük aktörlerin girdiğinden bahsetmek lazım. Kentsel dönüşüm yerel, kentsel ve ulusal ölçeği de kapsayarak, kentin küresel sermaye birikiminin dinamiklerine açılması şeklinde gerçekleşiyor. En yerel, en küçük aktörlerin, kullanım değeri üzerinden kente bakmak zorunda olanların katılmasının mümkün olmadığı bir dönüştürme süreci bu.

'Kentsel Dönüşüm' söylemi, medyanın etkisiyle mi başat ve olumlu bir söylem haline geliyor acaba?

Kentsel dönüşüm söylemi olumlu anlamlarla başatlaşmadan önce, Babıali İkitelli'ye devşirilmeden önce de bir "Çağdaşlık" söylemi vardı. Bunun kent alanındaki yansıması, "çarpık kentleşme" idi. Sınıfsız, imtiyazsız bir kitlenin medenileşmesi yolunda, olmaması gereken, "ortak akla" uymayan, göçle, "ortak aklın ötekileriyle" kirlenmiş anormal kentlerimiz olduğunu savunmak anlamına geliyordu bu. Bence "kentsel dönüşüm" kavramı o mirası devralıyor. Türkiye'de "kentli olmak" nötr bir tanım değildir, "İstanbullu'yum!" demek, ayrıcalık koymaktır. Bu eski söylemler de yeni bir konjöktür-de çok güzel kullanabiliyorlar. Tekelleşmiş medya da, yeni kentsel dönüşüm sürecinin sınıfsal yanını örtmek için bu söylemle oynayabiliyor. Medya'nın tabii ki bir rolü var, ama sıfırdan bir söylem keşfettiğini düşünmüyorum. İstanbul'da neredeyse bir buçuk, iki milyon insanın yer değiştirmesinin söz konusu olduğu söylenen bir sürecin, yenilir yutulur hale getirilmesi mesaisi yepyeni bir söylemle kotarılamaz kanımca. Eski çarpık kentleşme söylemi alınıp, yeniden içi dolduruluyor.

http://www.yapi.com.tr/haberler/bilgi-universitesi-tarih-bolumu-arastirma-gorevlisi-asli-odman-medya-kentsel-donusumde-yeni-bir-dil-kullaniyor_58440.html

Read Comment Section
İlk Yorumu Siz Yapın
Gönder

Yorumum onaylandığında e-posta ile bildir.

E-posta adresimle bültenlere abone olmak istiyorum

REKLAM VERİN

Haber gönderin Hemen haber gönderin

Sosyal Medyada Yapi.com.tr:

Abone Ol Yapı sektöründeki tüm gelişmelerden en önce siz haberdar olmak isterseniz e-bültenimize abone olun.
Bülten arşivine erişmek için tıklayın

REKLAM VERİN

Ajanda
TAMAMI » Bugünkü Etkinlikler BUGÜN:
Herhangi bir etkinlik mevcut değil!