Lütfen Tarayıcı Sürümünüzü Yükseltiniz.
 
BÖLÜM SPONSORU Egepen Egepen

"Bu Bir Nevi Hayatın İçindeki Koleksiyonculuk..."

Sıtkı Kösemen, aldığı mimarlık eğitimi sonrası toplu konut uygulamaları alanında yürüttüğü mimarlık kariyerine paralel olarak 1981'den bu yana serbest olarak yürüttüğü fotoğraf çalışmalarının odağına "insanı" ve onun çevreleyen durumları yerleştiren bir fotoğraf sanatçısı. 2001’de "Leica Camera" tarafından "2002 Leica Günlüköte" fotoğraflarına yer

Sıtkı KÖSEMEN
"Bu Bir Nevi Hayatın İçindeki Koleksiyonculuk..."

br/> Sıtkı Kösemen, aldığı mimarlık eğitimi sonrası toplu konut uygulamaları alanında yürüttüğü mimarlık kariyerine paralel olarak 1981'den bu yana serbest olarak yürüttüğü fotoğraf çalışmalarının odağına "insanı" ve onun çevreleyen durumları yerleştiren bir fotoğraf sanatçısı. 2001’de "Leica Camera" tarafından "2002 Leica Günlüköte" fotoğraflarına yer verilen dünyanın 12 sanatçısından biri olarak seçilme başarısını da gösteren Kösemen'e fotoğraf ve mimari arakesitindeki görüşlerini sorduk.




Sıtkı Bey, mimarlık kariyerinize nasıl başladınız, daha sonra fotoğrafçılığa nasıl adım attınız, bunun hikayesini anlatabilir misiniz?

Ben eskiden fotoğrafa daha yakındım, ortaokul ve lise zamanlarında çok meraklıydım. ODTÜ Mimarlığa girince, mimarlık eğitiminin içinde olan ‘tasarım teorisi’ni öğrenmeye başlayınca, fotoğrafta olan tasarım daha da ilgimi çekti. O zamanlar fotoğrafa iyice merak sarmamın ve uğraşmamın başka bir sebebi de Paul Mc Millen’dır. Paul Mc Millen 74’te ODTÜ’de ders verirdi Mimarlık Fakültesi’nde. O zamandan beri tanışırım, iyi arkadaşımdır. Paul’un verdiği ‘Visual Media Workshop’ diye bir ders vardı. O dersle beraber, fotoğrafın ve videonun içinde olan tasarım teorisini de onun sayesinde öğrendik. Öğrendikten sonra da fotoğrafla ilgili daha çok uğraş vermeye başladım. Fotoğrafı seviyordum, hiçbir zaman meslek olarak görmedim. 78 senesinden beri mimar olarak da bir sürü işler yaptık, toplu konutlar yaptık. Yaptığımız mimarlık başka bir şeydi. İç dekorasyon yapan veya villa yapanlara karşın bizim yaptığımız mimarlık ‘kalpsiz mimarlık’tı. Bizim Sutek diye bir şirketimiz. 78 yılından itibaren Sutek’de çalışmaya başladım. Sutek de Mesa gibi Türkiye’de ilk defa planlı bir şekilde konut üreten bir şirket oldu. Dolayısıyla biz 1980’li yılların başında Emlak Bankası’nın önderliğinde başlayan ilk planlı toplu konut yapımında başlangıç şirketlerinden biri olarak yer aldık. Bu konut projeleri Türkiye’nin her yerindeydi; İstanbul, Adana, Gaziantep, Diyarbakır, Erzincan, Erzurum gibi şehirlerde yapıldı bu projeler. Bu projelerle Avrupa’da 1930’larda çıkmış toplu konut yapımı Türkiye’de ilk defa planlı şekilde uygulanmış oldu. Konut demek insan demektir. Hayat insanlarla geçiyor, hiç kimse tek başına yaşamıyor.

Dolayısıyla fotoğraf projelerinde de insanlar ve hayat ilgimi çekmeye başladı. 1997 yılında Urart’da enteresan bir sergi açmıştım. 3 sene boyunca bizim ofisimize gidip gelen arkadaşlarımızı, tanıdık tanımadık insan portrelerini çektik. Bu insan portreleri de bir reaksiyon olarak yaptığım bir şeydi çünkü ister istemez yok olmuş bir alışkanlık söz konusu. Siyah beyaz fotoğraflardı bunlar. Portreler eskiden evlere asılırdı, son zamanlarda bu alışkanlığımızı milletçe kaybettik.

Fotoğrafta, ilk zamanlarda şuur altı istekle yaptığım şey, daha sonra dikkat ettiğimde gördüğüm, bende fotoğrafta ilgi odağı insanlar, insanlar ve içinde bulunduğu durumlar. Vakit geçtikçe yavaş, yavaş; gerek kurgu, gerekse gerçek durumlar olarak bunun bir koleksiyoncusu olmaya başlıyor insan. Muhakkak çekmek istiyor insan. Kadınlarla ilgili ‘Günlükler Kitabı’ diye bir projeye başladık (şuradaki iki zarfın içi kontak dolu gösteririm sonra). Sadece kadınların günlüklerini çekmeye karar verdim. Günlükler dediğim şuradan çağrışım yaptı: Lisedeyken kızların günlükleri olurdu, “hatıra yazar mısın” denirdi. İstanbul’daki toplumun çeşitli kesimlerinde yaşayan kadınların yeniden günlüklerini yapmaya çalışıyoruz. Zeynep Tunuslu’yla beraber çekiyoruz. Enteresan durumlar çıkıyor...

Günlüklerin kapsamını biraz daha açabilir misiniz?

İster istemez biriken bir şey, insanın etrafında gördüğü gerçek insanların durumlarını kaydetme kaygısı. Dolayısıyla fotoğraf benim için bir iş değil, birşeyin parçası gibi. Ama bunu korkunç koleksiyoncu şeklinde yapıyoruz. Şu gördüğün hard disk, bunu dijital fotoğraf çekmeye başladıktan sonra kullanmaya başladım. Ama bu kitabı digital yerine filmle yapıyoruz. Filmin kalitesi başka bir şey. Bu bir nevi hayatın içindeki koleksiyonculuk. Ben resim çekmekteki amacım yaşadığım zamanları, beraber olduğum ya da gördüğüm insanları ve bulunduğum çevreyi devamlı bir kayıt endişesi. Bu günlükler de böyle bir şey olacak.

Bu kadınların gündelik hayatlarından alınmış bir takım anlar...

Ama kadınların özel olarak seçilmişlikleri yok, çok meşhur kadınlar, çok başarılı kadınlar, çok güzel kadınlar değil. Bizim; Beyoğlu ve Bodrum kitabında da yaptığımız gibi doğaçlama, İstanbul’da gittiğim yerlerde gördüğüm kişiler. Tabi bir de karşı tarafın anlatmaya niyetli olduğu zamanlarda böyle bir kayıt yapıyoruz. 2005 yılını kayda bu kitapla geçiyoruz. Bunun kadınlarla ilgili olmasının benim için başka bir önemli yanı var, hakikaten Türk toplumunda kadınların ezildiğini görüyoruz. Dolayısıyla toplumun çeşitli kesimlerinden kadınların günlükleri, endişeleri, problemlerini, mutluluklarını, kısacası hayatlarının bir kesitini kayıt altına alıyoruz. Kitap böyle bir şey.

Bu aynı zamanda sosyal bir çalışma olsa gerek

Evet sosyal bir çalışma. Mesela Garanti Platform’da 2002 yılında sergilenen ‘Mavi Gök’ sergisinde bir Rus fahişenin resimlerini çekmiştim. ‘Rus fahişe’ kavramı o zamanlar düşündüğümde bir anda bir fikir oluşturdu kafamda. Ben inşaat işlerimizden dolayı 91-92’de Rusya’ya çok gittim, oradaki ilk perestroyka zamanlarında. Rusya’yı çok sevdim. Senelerce bizden uzak bırakılmış bir yer, öcü gibi korktuğumuz bir yer. Halbuki orada Çaykovski’den tut Çehov’a kadar büyük bir dünya medeniyeti var. Oradan dünya uzak bırakılmış, nasıl olmuşsa olmuş, dünyanın ikinci büyük gücü bir anda çökmüş. Çöküş, dünyadaki ekonomik toplumsal sosyal olayların insanlar üzerindeki gücünü gösteriyor. Bir anda dünyanın ikinci büyük gücüyken sonra o ulusun kadınları nerdeyse 3. Dünya sayılabilecek Türkiye’ye gelip ülkelerine para gönderebilmek, çocuklarını yaşatmak için gelip burada fahişelik yapıyorlar. Bir anda kafamda klik eden bir fikir oluştu. Bu durum bir paradoks yani olmaması gereken bir durum; aniden oluyor. Tersini düşününce, bu soğuk savaşı Amerikalılar kaybetseydi Amerikalı kadınlar Küba’ya mı gidecekti fahişeliğe. Gerçek bir Rus fahişeyi bulup hem onunla konuşup hem de onu fotoğraflayıp gözler önüne getirmek istemiştim.

Peki bu kadının gerçek mesleği neymiş?

3-4 tane kız gelmişti çekim için, bu kızı biz seçtik. Bu kız edebiyat mezunuydu ve çekimde çok yardımcı oldu, böyle de çekin öyle de çekin diye. Konu çok hoşuna gitti. Hatta bu kızın bir fotoğrafı vardır- bu kadının çocuğu da var- kızın evini terk ederken ki hali geldi aklıma, hangi psikoloji içinde çocuğuna eşine “allahaısmarladık” deyip evden çıkışını bir kareyle canlandırmaya çalıştık. Bu kare bazı sığ bilgi sahibi insanlar tarafından “taklitçilik” diye yorumlandı. Formdaki bir benzerlik, konusu ile hiç alakası olmayan “Cindy Sherman” ın bir karesine benzetilmiş.

Siz daha çok insan üstüne yoğunlaştınız. Bunda mimarlıktan dolayı konutla haşır neşir oluşunuzun etkisi olduğunu söylüyorsunuz. Onun dışında mimarlık eğitiminizin fotoğraf anlayışınıza başka bir etkisi oldu mu? Mesela mimari fotoğraf alanına hiç girdiniz mi ve nasıl bakıyorsunuz?

Öyle bir ilgim olmadı. Fotoğraf başka bir şey, başka bir şeyin parçası. Bizim belleğimizde olan gerçeklik diye bir şey vardır ya, gerçeklik nedir, senin gözlerinle gördüğün dünyadır, işte fotoğraf ve film gözdeki retina-mercek gibi aynı teoriyle çalışan bir sistemdir. Dolayısıyla, hele son zamanlarda yani 90’larda ve 2000 yıllarında fotoğrafın çağdaş sanatta önemi çok arttı, bütün sanatçılar kullanıyorlar. Fotoğrafın eskimiş bir fikri vardır, ışığı yakalamaktaki beceri gibi, buna kesinlikle inanmıyorum, şimdiye kadar da hiç inanmadım. Teknik zaten mükemmel olmak zorunda. O bir sunuş şekli, onu mimarlıktan da biliriz. Teknik her zaman mükemmel olmak zorunda ama işi nasıl şekillendirdiğiniz daha önemli. Eskiden 1980’ler öncesinde fotoğrafa bir mucize gözüyle bakılırdı. Hele üstüne bir de dijital de çıktıktan sonra mucize değil çok basit bir şey oldu. Şimdi telefonla bile fotoğrafı kaydetmek mümkün. Ama eskiden inanılan o fotoğrafın yakalanma becerisi, anın donması vs. onlar hepsi geçmişte kalmış şeyler, önemli olan fotoğrafın doğasında olan gerçeklikle sizin yaşadığınız gerçeklik arasında hangi anlara önem verip hangi anları kaydetmek istediğiniz. Dolayısıyla fotoğraf bir zanaat olmaktan çıkıyor tamamen felsefi bir sunuş şekli olmaya başlıyor. Fotoğrafı yapmakla, kısa bir hikâye veya roman yazmak arasında aynı düşünce ve birikim becerisi gerekir. Bir sürü ressamlık yapan, enstalasyon yapan sanatçı da projelerini fotoğrafla veya video ile anlatıyorlar, Bienal’de de gördünüz herhalde. Bu iki medya önemli bir anlatım şekli oldu.

Peki bu ‘Günlükler’ projenizde ve diğer fotoğraflarınızda mekanın önemi nedir, mekan ne kadar yer kaplıyor sizin fotoğraflarınızda, kişilerle birlikte?

Kişilerle birlikte mekan da çok önemli. Mimarlıktan dolayı da mekan ve içinde bulunan insanlar ve onların bulundukları durumlar çok önemli, mekansız bir şey olmaz, arada sırada moda resimleri çekiyorum, kesinlikle bir mekanda çekmeyi seviyorum moda fotoğrafını, sonsuz fon önünde çekmeyi sevmiyorum ben.

Gerçek bir mekanda çekim yapmayı tercih ediyorsunuz.

Evet, ondan sonra bir de ‘Baharlar’ projesi vardı. Baharlar’dan bahsedeyim. 2004 yılında Galerist’deki sergilendi ‘Baharlar’. Daha önceleri fotoğrafın gerçekliği hakkında konuştuk hep, bir taraftan da insan gözünün gerçekliği vardır. İnsan gözünün gerçekliği anlıktır, bir şeyi gerçek olarak görürsünüz, onlar o anda gerçektir ama ondan sonra bir şekilde bizim belleğimize atılır. O belleğe atıldıktan sonra da vakit geçtikçe o fotoğraflar yavaş, yavaş belleğimizde şekil değiştirmeye başlar. Aynı da kalabilir, değiştirir de. İşte fotoğrafla insan belleğinin farkı bu. İki yönü de olsa bunun fotoğrafın doğasıyla zıt bir tarafı var. Çünkü fotoğrafın doğasında 25 sene evvel fotoğrafı çekilmiş birinin resmini eline aldığında onun 25 sene önceki halini görüyorsun. Hâlbuki tam tersi, belleğinde 25 senede çok şey değişiyor. Hem insanlar hem mekânlar öyledir. Bilmiyorum hiç oldu mu sana, mesela küçükken yaşadığın bir yere gittiğinde çok büyük gözüken bir yer bi anda küçük gelir, okullarda olur mesela. Dolayısıyla bu mekânlardaki izlenimler ve mimarlık gözünden dolayı oluşmuş bir alışkanlık. Ne yazık ki bugün Türkiye’de çoğu insan kendi gözüne büyük gelecek mekanları tekrar yerli yerinde bulmakta güçlük çekiyor, o kadar çok yıkılıyor ki her şey, her şey değişiyor Bunlar gözlemle veya 1-2 sene önceki fotoğraflara bakarak hep izleyebileceğimiz olaylar.Türkiye’de müthiş bir şekilde köyden kente göç yaşanıyor, daha iyi yerlere göç, bir takım popüler yerlere göç gibi. Örneğin bunların en önemlisi Bodrum’dur. Bodrum kitabını da ondan yaptık, 3 sene gibi kısa bir zaman geçmesine rağmen; şimdi bu kitaptaki yerlerden birçoğu yok veya değişmiş durumda. Ve acı bir şekilde; bir yerleşim yeri, insanların tatil yapacakları kırsal hayat dediğin şey her gittiğinde ay ay hafta hafta yok edilip başka bir şekle dönüşüyor. Ama bu dünyada da oluyor. Bir arkadaşım bundan 15 sene evvel Çin’e Şangay’a gitmişti, çok beğenmişti. Geçen bayramda yeniden Şangay’a gittiler. İki gün erken döndüler, hiçbir şey, çek-çek bile kalmamış. Globalleşmeyle dünya feci bir hızla değişiyor. Bazı istatistiklere göre 2003 yılında dünya üzerindeki kule vinçlerin % 70’i Çin’deymiş. Tamamen böyle tuhaf bir ekonomik teoriyle kanser gibi şekillenen bir “şey” gelişiyor. Dünya çapında yazan bir ekonomistten enteresan bir yazı okudum. Çin günümüzde Amerikan rüyasına kaptırmış gidiyor kendini. Herkes gökdelenlerde ofislerde çalışacak, herkesin nerdeyse iki arabası olacak vs. Ama adam yaptığı araştırmada nüfus sayısı ile rakamları çarptığında, Çin’in nüfusuna göre her eve ikişer üçer tv, otomobil gibi şeyleri üretecek kadar dünyada yeterli hammaddenin olmadığını ortaya çıkartıyor. Hakikaten endişe verecek bir durum bu.

‘Baharlar’ sergisini anlatıyorduk yarım kaldı. Fotoğrafın gerçekliği ve aynı teoride çalışan insan belleği ve değişkenliğinden bahsediyorduk. Dolayısıyla böyle insan belleğinde hatıra olarak oluşacak bir takım fotoğraflar yaratmaya çalıştım. Bunlar birbirine referans olsun diye ikişer fotoğraftan oluşuyor. İşte burada gördüğün uçağın penceresinden baktığında gördüğün uçak motoru ile buradaki kız figürünü tamamen çağrışım olarak kullandık, cinsellikle alakası yok, bundan sonra bir şekilde gördüğün gibi insanın aklında kalabilecek bir şey olarak.





Burada da mesela biri sana fal baktığı zaman, “uçuyorsun, gökler kadar ferahsın” gibi bir şeyi, insanın belleğine gelen bir takım resimleri anlatmaya çalışıyorum. Bu sergide insanın belleğinde birikmiş fotoğrafları bir şekilde taklit ederek üretmeye çalıştık.

Bu fotoğrafta uçak motorunu gördüğümde bana pipo çağrışımı yaptı, formu dolayısıyla. Daha sonra o açıdan bakınca, daha önce uçak penceresinden motor fotoğrafı çekmiş olmama rağmen, o açıdan bakınca pipoyu andırdı. Dediğiniz gibi insanın belleğinde fotoğraflar başka şekilde canlanıyor. Aslında belki günlükler projesinde de karşılaşıyorsunuzdur. Günlük tutulduğu zaman yazılanlar ileride okunduğunda çok farklı etkiler bırakabiliyor insanda. O zamanlar öyle gelen şeylerin şimdi ne kadar farklı gelebildiğini görüyorsunuz. Dolayısıyla siz Bodrum, Beyoğlu ve yeni projenizde aslında bir bakıma toplumun belleğini oluşturuyorsunuz fotoğrafla. Bir belgesel fotoğraf niteliği de var bunun.

Evet.

Mimari fotoğraflarda biliyorsunuz insan fotoğrafına çok yer verilmez, özellikle kitap ve dergilerde kullanılan mimari fotoğraflarda. Mekanlar hep idealize edilerek, insansız, boş gösteriliyor, özellikle ev fotoğraflarında böyledir. Bununla ilgili ne düşünüyorsunuz çünkü siz insanı mekandan ayırt etmemek gerektiğini söylüyorsunuz.

Sana bir örnek göstereyim. Architectural Review’un Eylül 2005 sayısında, bir seri çekmişler ‘Small in Japan’ diye, Japonya’daki sıkışıklıktan dolayı yapılmış küçük evlerle ilgili. En arkada da senin dediğin şeyi yapmışlar, “mimari fotoğrafçılık genelde tenkit edilir, çünkü bütün insanlık izlerini yok sayar” diye. “Onun için yeni bir şey başlattık ve evin içinde yaşayanları da bu sayıda çektik” diyor. Bu evin nasıl kullanıldığını söylüyor. Bu fotoğrafı cephe olarak gördüğün zaman bunun ne olduğunu anlamıyorsun. Halbuki burası onların terası, burada oturuyorlar, bira içiyorlar vs.

Benim genelde aklıma takılan bir noktadır. Mekanların ruhunu aslında anlatan sadece malzemeler, mimarisi değil içinde yaşayan insandır da. Mimari projelerde de o çok gözardı edilen birşeydir. Bunun içinde kim yaşayacak, konut yapılıyor ama kimin için, bu mekanı nasıl insanlar kullanacak.

1984’te Erzurum’da deprem konutları yaptık. O zaman enteresan bir proje geliştirme yöntemi ürettik. O zaman Emlak Bankası’nın Genel Müdürü Ertuğrul Özakdemir da mimardı, başarılı bir mimardı kendisi. Erzurum’da depremde yıkılmış evler yerine o zaman yaklaşık 7000 konut yapıldı. Ama 90 konut bir köyde, 150 konut bir köyde gibi dağınık dağınık, köy ve mezralarda. Daha evvelki depremlerde köylülere ilk defa gördükleri prefabrik evler yapmışlar. Ama adamlar kış geçtikten sonra bir daha o evlerde oturmamışlar. Orada problem şudur, deprem her şeyi yerle bir etmiyor. Orada yığma evler yapıyorlar çatıya da ahşap diziyorlar üstüne de kum ve taş koyuyorlar. Tam tuzak gibi, en ufak sallantıda taş çoluğun çocuğun başının üstüne yıkılıyor. Bunun üzerine bir proje çalışması yapıldı. Dağ başındaki köylere erişmek ve projenin dağınıklığı yüzünden hem pratiklik, hem maliyet hem de minimum ekipmanla yapılabilmesi için ilk defa yığma tuğlayla kuvvetlendirilmiş betonarme şeklinde geleneksel bir mimari bulduk burada. Mimari şöyleydi, 200 m²’lik bi kare düşün, ikiye böl, bunun yarısını ahır yaptık. Çünkü bu insanlar hayvanlarla yaşıyorlar, bunların ahırları evleriyle bitişik, inekler içerde durduğunda vücut ısısı ve tezeklerden oluşan ısı evi ısıtıyor. Dolayısıyla böyle enteresan bir uygulama yaptık ve ilk defa köylüler yerleştiler evlerine.

Benzer bir durum geçenlerde basında yer aldı. Doğuda deprem sonrası yapılan evlerin büyük bir kesiminin elde kaldığı çünkü bunlar için ahır düşünülmediği ortaya çıktı.

Bir de prefabrik evler de insanların yaşamlarına uygun değil.

Sıtkı Bey çok teşekkürler bize zaman ayırdığınız için. Çalışmalarınızda başarılar dileriz.

(Bu röportaj 30 Kasım 2005 tarihinde yapılmıştır)

Sıtkı Kösemen'in çalışmalarıyla ilgili daha detaylı bilginin de yer aldığı "Mimar Fotoğraf Sanatçıları" haber dosyasına buradan ulaşabilirsiniz.

http://www.yapi.com.tr/haberler/bu-bir-nevi-hayatin-icindeki-koleksiyonculuk-_61068.html

Read Comment Section
İlk Yorumu Siz Yapın
Gönder

Yorumum onaylandığında e-posta ile bildir.

E-posta adresimle bültenlere abone olmak istiyorum

REKLAM VERİN

Haber gönderin Hemen haber gönderin

Sosyal Medyada Yapi.com.tr:

Abone Ol Yapı sektöründeki tüm gelişmelerden en önce siz haberdar olmak isterseniz e-bültenimize abone olun.
Bülten arşivine erişmek için tıklayın

REKLAM VERİN

Ajanda
TAMAMI » Bugünkü Etkinlikler BUGÜN:
Herhangi bir etkinlik mevcut değil!