Lütfen Tarayıcı Sürümünüzü Yükseltiniz.
 
BÖLÜM SPONSORU Egepen Egepen

Fransa'daki Başkaldırı ve Biz

Kasım ayının en dikkate değer dış olaylarının başında, Fransa'daki itilmişlerin başkaldırısı yer alıyordu. Paris'in kuzey banliyölerindeki kimi yerleşimlerde başlayan yakma yıkma olayları öteki şehirlerin banliyölerine de sıçradı. Daha sonra, aynı yoğunlukta olmasa da Berlin ve Brüksel'dekilere...

Doğan HASOL
Fransa'daki Başkaldırı ve Biz

br/> Kasım ayının en dikkate değer dış olaylarının başında, Fransa'daki itilmişlerin başkaldırısı yer alıyordu. Paris'in kuzey banliyölerindeki kimi yerleşimlerde başlayan yakma yıkma olayları öteki şehirlerin banliyölerine de sıçradı. Daha sonra, aynı yoğunlukta olmasa da Berlin ve Brüksel'dekilere... Sorunlar siyasal ve ekonomik oldukları kadar toplumsaldı ve hiç kuşkusuz şehircilikle, kentsel politikalarla da yakından ilgiliydi.

27 Ekim günü Paris yakınlarındaki Clichy-sous-Bois yerleşmesinde, kendilerini polisin izlediğini sanarak kaçan iki gencin, gizlendikleri trafo merkezinde elektrik akımına kapılarak ölmesi olayların ateşleyicisi oldu. 15 yaşındaki Malili Bouna ile 17 yaşındaki Tunuslu Ziad ölürken, onlarla birlikte olan Urfalı Muhittin yaralı olarak evine ulaşabilmişti. Bu olayı protesto amacıyla, yöredeki öfkeli gençler otomobilleri, çöp kutularını ateşe verdiler, attıkları taşlar ve diğer maddelerle polisleri yaraladılar. Bu arada polisin bir camiye sığınanlara gaz bombası atması ve İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy'nin konuya sertlikle yaklaşması olayların artarak yayılmasına neden oldu.

5-12 Kasım günleri arasında Paris'te bulunmam nedeniyle olup biteni Fransız medyasında daha yakından izlemek olanağını buldum. Dış medya, olayları neredeyse, "Paris yanıyor" şeklinde verdi. Oysa Paris merkezi sakin, fakat tedirgin ve kaygılıydı. Olaylar daha sonra Tou-
louse, Nice, Marsilya, Lyon, Bordeaux, Lille, Rennes, Strasbourg, Rouen şehirlerinin çevresine de sıçradı. Günlerce süren başkaldırı olaylarında binlerce otomobil ve otobüs yakıldı. Okullar, mağazalar, benzin istasyonları, kamu yapıları ve birçok tesis kundaklanarak tahrip edildi; yüzlerce genç tutuklandı.

2007 yılında yapılacak seçimlerde cumhurbaşkanlığının en güçlü adayı olarak görülen Sarkozy, "kamu düzenine karşı çıkanlara sıfır tolerans göstereceğiz" derken, bir yandan da olaya katılanları "ayaktakımı", "pislik", "serseri" olarak nitelendiriyordu. Kentsel terorizm olarak tanımlanan bu olaylar 1968 Mayısından bu yana Fransa'da ilk kez görülüyordu. Olaya katılanlar, Fransa'nın sonradan olma yurttaşlarıydı. Çoğu, Kuzey Afrika (Mağrip) kökenliydiler, yani Fransa'nın eski sömürgelerinden gelmiş kişilerin çocuklarıydı.

Fransa 18. yüzyıldan beri Polonya, İtalya, İspanya, Portekiz gibi Avrupa ülkelerinden, 1960'lardan itibaren de başta Cezayir olmak üzere Afrika'daki eski sömürgelerinden göç almıştı.

Fransa 2. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan konut açığını gidermek ve kent merkezlerini hafifletmek amacıyla büyük şehirlerin çevresinde banliyö yerleşmeleri kurmaya yöneldi. Savaş sonrasındaki 1. Plan'da (1947-52) öncelik endüstriyel gelişmeye verilmişti. 2. Plan'ın önceliği ise "konut"tu; plan 30 yıl boyunca her yıl 300.000 konut yapımını öngörüyordu. Sosyal devlet anlayışıyla kurulan yeni yerleşmeler, düşük kiralı konutlar (Habitations à Loyer Modéré HLM) şeklinde olacaktı. 1965 Temmuzunda, UIA'nın 8. Genel Kurulu ve Dünya Mimarlık Kongresi için Paris'e gittiğimde yapımı doludizgin süren bu mahallelerden birkaçını gezmek olanağını bulmuştum. Beton prefabrikasyon teknolojisinden yararlanan, dikey ya da yatay, devboyutlu bloklar çok hızlı inşa edilen yeni yerleşmeleri oluşturuyordu. Teknokratların hedefi, yalnızca, rasyonalizasyon yoluyla maliyetleri en aza indirerek olabildiğince hızlı inşa etmekti.
Sonraki yıllarda bu blokları, istiflenmiş sardalya kutularına ya da insan silolarına benzeten karikatürler ve eleştiriler Fransız basınında çokça yer aldı. Gerçekten de bu bloklar, basit anlamda konut sorununu çözerken, insan kişiliğini ezen aşırı boyutlara varıyordu. Bunların, Le
Corbusier'nin "machine à habiter" (ikamet makinesi) olarak da tanımlanan "unité d'habitation" bloklarından esinlenmiş olabileceklerini söylemek pek de yanlış olmamalı.

Kurulan mahalleler, oturma (konut) işlevinin yanısıra olağan toplumsal yaşamın gerektirdiği kentsel işlevleri barındırmadıkları için yatakhane kentler olmanın ötesine geçemediler. Bu yerleşmelerden biri olan Sarcelles'in adından esinlenerek, insanı ezen büyük boyutlardaki siteler yapılaşmasına bağlı mutsuzluk sendromuna, yani kentsel bunalıma 1960'lı yıllarda, "sarcellite" adı bile verildi. Yapımda yalnızca nicelik ön plandaydı; nitelik gözardı edilmişti.

Önceleri büyük şehirlerden kaçıp daha sakin bir yaşam özlemiyle banliyölere sığınan doğuştan Fransızlar sonraki kuşağın yetişmesiyle, banliyö olanaklarının kendilerine yetmediğini gördüler ve yavaş yavaş buraları terk etmeye başladılar. Onların yerini, olanakları daha kısıtlı göçmenler alacaktı. Bu kez çoğunluğu, Kuzey ve Siyah Afrika'daki eski Fransız sömürgelerinden gelen göçmenler ile, aralarında Türklerin de bulunduğu işçi göçmenler, yani sonradan olma Fransızlar oluşturuyordu. Banliyölerin gettolara dönüşme süreciydi bu. Büyük kent olanaklarından uzaklaşma, yoksullaşma, sosyal kopuş, ayrışma...

Toplu ulaşım olanakları artırılmıştı. Örneğin banliyöleri kent merkezlerine bağlayan ve metro sistemiyle bütünleşen hızlı trenler (RER) vardı. Ancak bu sistemler kendi içine kapanmışlığı gidermeye yetmiyordu. Bu durumda merkez/varoş ilişkisine "yakın, ama uzak" tanısı konabilirdi.
Fransa göçmenler için Avrupa'nın öteki ülkelerinden farklı olarak entegrasyon (bütünleşme) politikasını benimsemişti: "Her Fransız yurttaşı devlet gözünde eşittir." İzlenen Cumhuriyetçi entegrasyon modeline göre, Fransız pasaportu taşıyan göçmenler Fransızlardan farklı görülmeyecekler, aynı toplumun eşit bireyleri olacaklardı. Etnik grup ve din üzerine yapılacak istatistik çalışmaları bile yasadışıydı. Amaç, cumhuriyet değerleri çerçevesinde tek bir ulusal kimlik yaratmaktı. Ancak beklenen, yalnızca kâğıt üzerinde kaldı, eşitlik bir türlü sağlanamadı; yeni Fransızlar uygulamada 2. sınıf vatandaşlıktan kurtulamadılar. Fransa'nın yücelttiği temel düşünceler, "eşitlik, özgürlük, kardeşlik" varoşlara ulaşamadı.

Geçtiğimiz günlerde yaşananlar, bütünleşme politikasının ne denli etkin olduğu tartışmalarını da gündeme getirmiş oldu. Kâğıt üzerinde benimsenen politika gerçeğe ne denli yansıyabiliyordu? Yurttaşlar arasında gelir dağılımı dengesizdi. İşsizlik oranı Fransa geneliyle kıyaslanamayacak düzeylerdeydi. Fransa genelinde yüzde 10 olan işsizlik varoşlarda yüzde 20 idi; gençlerde ise genelde yüzde 23 olan oran, buralarda yüzde 40-50 arasında değişmekteydi. Bu yerleşmelerde yoksulluk, işsizlik, horlanma-dışlanma egemendi; eğitimde büyük sıkıntılar vardı. Gençler bu koşullar altında, "gelecek hakkı için" başkaldırdıklarını belirtiyorlardı. Ivan Rioufol, Figaro'daki yazısında bu başkaldırının "Fransız Modeli"ne karşı olduğunu belirtiyordu (1).

Başta Paris olmak üzere büyük şehirlerle varoşları arasında büyük uçurumlar oluştuğu apaçık görülmekteydi. Fark gelir dağılımında, yaşam kalitesinde, eğitimde, kentsel mekânların ışıltısında, kısacası yaşamın her boyutunda görülüyordu. Birinci kuşak karın doyurmakla yetinmiş, sorunlarla pek dertlenmemişti; ancak ikinci, üçüncü kuşaklar daha istemliydiler. Özellikle eski Fransız sömürgelerinden gelmiş olanlar, ülkelerinin yıllarca sömürülmüş olması nedeniyle Fransa'nın zenginliğinden pay alma hakları olduğu görüşünde birleşiyorlardı. Buna karşılık, göçmen işçilerin beklentileri daha sınırlıydı. Örneğin Türkler kendi içlerine kapalı yaşamaktaydılar ve olaylara da pek katılmadılar.

Politikacılar varoşların çöküşünün uzun zamandan beri farkındaydılar. Başkan François Mitterand 1990'da, "ruhsuz bir mahallede doğan, çirkin bir apartmanda yaşayan, diğer çirkinliklerle çevrili, gri bir hayat içinde ve ondan gözünü kaçırmayı tercih eden, sadece yasaklamak için müdahale eden bir toplumun çevresinde yaşayan gençten ne beklenir?" diyordu (2).

J. Chirac Cumhurbaşkanı seçilmesinden önce 10 Ocak 1995'te bir program kitabı yayımlamıştı: La France pour Tous (Herkes için Fransa). O tarihte Paris Belediye Başkanıydı. Kitap, yoksulluğu, dışlamayı, işsizliği, banliyölerdeki çöküntüyü dile getirerek ulusal birliği tehdit eden toplumsal kırılma olasılığına işaret ediyordu.

Şöyle devam ediyordu geleceğin Cumhurbaşkanı: "Mahrumiyet içindeki banliyölerde yumuşak bir terör hüküm sürüyor. Gençlerin birçoğu kendilerini yalnızca, işsizliğin ya da belirsiz bir öğrenimle küçük mesleki kursların beklediğini görürlerse sonuçta isyan ederler. Şu anda Devlet, düzeni korumaya çaba gösteriyor ve işsizliğin sosyal yoldan göğüslenmesi, işin daha kötüye gitmesini önlüyor. Fakat ne zamana kadar?" (3).

Yine 1995'te Cannes Film Festivali'nde en iyi yönetmen ödülünü kazanan La Haine (Nefret/bizdeki gösterim adıyla Protesto) filmi bugünler için ipuçları veriyordu.

26 Aralık 1996'da Zones Urbaines Sensibles (ZUS) (Duyarlı Kentsel Bölgeler) Kararnamesi çıkarıldı. Bu kararname yaklaşık 5 milyon kişinin yaşadığı 300 kadar duyarlı alt-kentsel yerleşmeyi kapsıyordu. Hedef öncelikle, sorunlu varoşlarda eşitsizliğin giderilmesiydi.

Yakın dönemde, bu mahallelerin iyileştirilmesi doğrultusunda kimi adımlar atıldı. Büyük bloklardan bir bölümü yıkılarak, yerlerine insan ölçeğiyle daha bağdaşır konutlar yapılmaya çalışıldı. Son olarak da 30 Ekim 2002'de, kentlerin yenilenmesine ilişkin olarak iddialı bir Hükümet programı başlatıldı. Buna göre, son otuz yılda gerçekleştirilmiş olan banliyö yerleşmelerinde, beş yıllık bir program çerçevesinde 400.000 konut yıkılıp yeniden yapılacak, 200.000 konut da iyileştirilecekti.
J. Chirac 21 Ekim 2003'te de, sosyal kırılmaya işaret ederek, "Cumhuriyet'in yitirilmiş toprakları"nın yeniden fethedilmesi gerektiğine değiniyordu. Chirac yaptığı konuşmada, "bir kentsel, etnik, hattâ dinsel kırılma halinde yaygınlaşma tehdidini getiren bu güçlükler, bu dramlar, bu sosyal kırılma alınyazısı değildir" diyordu (3).

Ne var ki, yeni kuşaklar artık, kayıp kuşaklar olma yoluna girmişti. Kimlik bunalımı aile yapısını bozuyor, gençlerde aile, okul, devlet tanımazlık ve sonuçta başkaldırı dozu giderek artıyordu. Delikanlılık çağındaki gençler aileden ve okuldan çok, sokağın kurallarının etkisi altındaydılar.
Durum bir türlü iyileştirilemedi; şehirlerle varoşlar arasındaki uçurum giderek açıldı. Sosyal devlet çarkı Fransa'da artık işlemez haldeydi. Aşırı liberalizmin dişlilerinde, paylaşım bozuklukları ve gelir dağılımındaki dengesizliklerle gizliden gizliye ırk, din, mezhep, renk ayrımcılığı ve bu nedenlerle dışlama giderek artıyordu. İşte, her kötülükten sorumlu tutulma, polis baskısı, aşağılanma, kısacası "öteki" olma bardağı taşırdı. Bu olgular 12-20 yaş arasındaki öfkeli gençlerin, statü göstergesi saydıkları arabaları, yeterince yararlanamadıkları okulları, kızdıkları devletin binalarını kundaklamalarına yol açtı.

Umutsuzluk kentsel kırılmayı, toplumsal kırılmayı getirmişti. Bugün artık, Fransa'nın farklılıkları yok sayan entegrasyon politikasının ve 20-25 yıldır izlenen şehircilik, sosyal güvenlik ve istihdam politikalarının başarısızlığı tartışılıyor.

Fransa'da üç yıldan beri sağ, iktidarda ve işin kötüsü, aşırı sağın çıkışlarından etkilenerek, çözümü daha da olanaksız kılacak önlemlere başvuruyor. Kendi ailesi de Polonya göçmeni olan İçişleri Bakanı Sarkozy yalnızca polisiye önlemlerle yangına neredeyse körükle gidiyor. Polisi denetlemek üzere Champs-Elysées'ye geldiği sırada yuhalanmasına karşın, Le Point dergisinin belirttiğine göre, kamuoyu yoklamaları, son çıkışlarından sonra Sarkozy'ye kamuoyu desteğinin artarak yüzde 68'e yükseldiğini belirtiyor. Ancak ne var ki Sarkozy 2007'de cumhurbaşkanı seçilse bile bu tutum ve söylemlerle iktidarını rahat sürdüremeyeceği açık. Bugün varoşlarda kendi içinde gelişen olaylar yarın şehirlere ve Avrupa'ya yayılabilir. Unutulmamalı ki işsizlik+eşitsizlik her yerde toplumsal patlamayı getiriyor.

Gelelim bize... Başbakan Tayyip Erdoğan Paris olaylarının daha başlangıcında, "olayları okullardaki türban yasağı fitilledi" yorumunda bulunmuştu. Bu çok yüzeysel yoruma ilk yanıt Fransız Başbakanı Dominique Villepin'den geldi. Villepin, olayların türbanla herhangi bir bağlantısı olmadığını belirtti. Onun ardından Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Başkanı Rene Van der Linden de, "Fransa'daki olayların ardında dışlanmışlık, yoksulluk, işsizlik ve eğitimsizlik yatıyor. Bu olaylarda türbanın önemli rolü olduğunu düşünmüyorum, problemin din bağlantılı olduğu izlenimine de sahip değilim. ...Sorunun dini temelleri olduğu fikrini gündeme getirmekten kaçınmalıyız. Belli grupları inanan, inanmayan diye kategorize etmemeli, esas sorunun kaynağını analiz etmeye çalışmalıyız" dedi (4).

Türkiye'nin bugün Fransa'da yaşananları doğru yorumlaması ve bundan dersler çıkarması gerekiyor. Fransa ve TC anayasaları arasında paralellik var. "Millet" tanımı ikisinde de sübjektif, yani "din, dil, ırk"la değil, "vatandaşlık"la belirleniyor. TC Anayasası'nın 66. maddesine göre, "Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk'tür".

Bugün yaşamını yurtdışında sürdüren ve ciddi sorunları olan 4 milyon yurttaşımız var. Bu, işin dış boyutu. Ayrıca, Türkiye farklı renkleri içinde barındıran bir mozaik. Ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal sorunlar çok yoğun. Etnik ve dinsel kurcalamalar, gelir dağılımındaki bozukluk, eğitim sorunları zayıf halkaları oluşturuyor.

Bölgeler arası dengesizliğin zorunlu kıldığı iç göç çok canlı; buna karşılık ülkenin tutarlı bir yerleşim ve konut politikası yok. Bütün bunlar Türkiye'yi ayrıştırmaya niyetli iç ve dış güç odaklarına fırsat sağlıyor.

Bu yazı çerçevesinde ayrıntılara girme olanağımız yok. Ancak ülkeyi yönetenlerin bu konulara ciddiyet ve kararlılıkla eğilmeleri gerekiyor.Yeni politikalar ve programlar bir an önce geliştirilmeli ve bu arada Fransa deneyiminden dersler çıkarılmalı. Öncelikli konu toplumsal barış... Ancak o da yukarıdaki sorunların ortak çözümüne, anlayış birliği, dayanışma ve paylaşıma dayanıyor.

1. Rioufol, I.; Rébellion contre le
"modèle français", Le Figaro, 11.11.2005.
2. Ataç, C. Akça; Cumhuriyet Strateji, 21.11.2005.
3. Editorial, Le Monde, 8.11.2005.
4. Milliyet, 11.11.2005.

Yapı Dergisi, 289..11.2005.

Yapı Dergisi, 289.

http://www.yapi.com.tr/haberler/fransadaki-baskaldiri-ve-biz_61098.html

Read Comment Section
İlk Yorumu Siz Yapın
Gönder

Yorumum onaylandığında e-posta ile bildir.

E-posta adresimle bültenlere abone olmak istiyorum

REKLAM VERİN

Haber gönderin Hemen haber gönderin

Sosyal Medyada Yapi.com.tr:

Abone Ol Yapı sektöründeki tüm gelişmelerden en önce siz haberdar olmak isterseniz e-bültenimize abone olun.
Bülten arşivine erişmek için tıklayın

REKLAM VERİN

Ajanda
TAMAMI » Bugünkü Etkinlikler BUGÜN:
Herhangi bir etkinlik mevcut değil!