Lütfen Tarayıcı Sürümünüzü Yükseltiniz.
 
BÖLÜM SPONSORU Egepen Egepen

"Kendinize ördüğünüz 'mimarlık kozasını' ne kadar inceltirseniz, o kadar iyi bir mimar olursunuz"

Bilgi Üniversitesi'nde Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı'nı kuran ekip içerisinde yer alan Murat Arif Suyabatmaz, mimarlığın artık üzerinde konuşulabilen bir konu olmaya başladığını söyledi. yapi.com.tr'nin iş alma süreci, yeni yıla girerken ülkenin ve dünyanın mimari gündemi, mimarlık eğitimi konularındaki sorularını yanıtlayan Murat

Murat Arif SUYABATMAZ
"Kendinize ördüğünüz 'mimarlık kozasını' ne kadar inceltirseniz, o kadar iyi bir mimar olursunuz"

ilgi Üniversitesi'nde Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı'nı kuran ekip içerisinde yer alan Murat Arif Suyabatmaz, mimarlığın artık üzerinde konuşulabilen bir konu olmaya başladığını söyledi. www.yapi.com.tr'nin iş alma süreci, yeni yıla girerken ülkenin ve dünyanın mimari gündemi, mimarlık eğitimi konularındaki sorularını yanıtlayan Murat Arif Suyabatmaz, mimarlığın artık eksenine oturmaya başladığı, az da olsa nitelikli yapılar yapıldığı görüşünde.

Türkiye'de iş alma süreci nasıl şekilleniyor?
İş alma sürecini benim anlatmam için, öncelikle işi tarif etmemiz gerekiyor. Devletten mi, belediyeden mi iş alınıyor, yoksa daha önce yapılmış işleri beğenerek size gelenlere mi iş yapıyorsunuz; ya da tanıdıklar, eş - dost aracılığıyla mı iş alıyorsunuz? Bence, bunun ayrımının yapılması gerekiyor. Ben kendi adıma, son gruba dahil bir mimarım, biraz da ondan bir önceki gruba. Çevremden ve şimdiye kadar yaptıklarımı görüp beğenenlerden iş aldım. Böyle iş alan bir mimarlık bürosunun da, çok büyük bir ticari kurum olmadığını hatırlatmak isterim. Benim bürom, küçük bir büro. Benim adıma, aslında işleyen ya da işletilen bir şey yok. Sadece, benim arz ettiklerime bir talep söz konusu.

İş almak için diğer bir kaynak da yarışmalar. Bu, tamamen anonim bir iş alma şekli. Biz, şimdiye kadar yarışmalar sayesinde hiç iş almadık. Kendi adıma, yarışmalara sadece iş alabilmek için girildiği kanısında da değilim.

Türkiye'deki iş alma sürecinin çok sağlıklı bir süreç olduğu, işin ehline verildiği kanısında değilim. Her sektörde olduğu gibi bizim sektörde de, bir takım kurulmuş çıkar ilişkileri, eş - dost ilişkileri mutlaka iş almada da rol oynuyor. Türkiye üzerinden konuşacak olursak, gözlemlediğim kadarıyla, toplumda, bazı mimarlık büroları bazı işleri iyi yapıyor gibi bir kanı var. Örneğin, bazı mimarlar, restorasyon işlerini daha iyi yapıyor gibi.

Bu inanç ne kadar rasyonel gerekçelere dayanıyor?
İşin gerçeğine baktığımız zaman, bir işi iyi yapıyor diye ünlenen mimarların / büroların, aslında o işi hiç de iyi yapmadıklarını; tam tersine iş bitiricilik yönünden kuvvetli olduklarını görüyoruz. Kulisler, belirli güçlü ailelerle iyi geçinme ve onların adamı olma, onlara zorluk çıkarmama belirleyici oluyor. Bu, aslında işin tamamen ticari kısmı gibi geliyor bana. Örneğin, bir yalı restorasyonu söz konusu, yalı yapan bir - iki mimar var. Ama yaptıklarına baktığımız zaman, mimarlığın bu sorununa son derece basit olarak eğildiklerini görüyoruz. Bugün bizde yalı restorasyonu, betonarme bir karkas yapıp arasını tuğla doldurmak ve üstünü de ahşapla kaplamak ile eşdeğer tutuluyor.

Bu, mimar - işveren ilişkisini nasıl etkiliyor, mimar - işveren ilişkisinde mimar ne kadar söz sahibi?
Teknik olarak iş üzerinden konuşmadığımız sürece, benim için bunu genelleştirmek çok zor. Kendi adıma, yüzde 100 etkilemek üzerine kurulu bir düzen içerisinde olduğumu söylemem gerek. Ben bir şey arz ediyorum, bir şey talep etmiyorum. O arz ettiğim şeye talep gelirse, zaten bir sorun yok. İşveren ne alacağını bildiği için bir pürüz çıkmıyor, pürüz varsa zaten ilişki kopuyor. Elbette bazı uzlaşmalar söz konusu. İşin sağlıklı devam edebilmesi için, bu uzlaşmaların bedelleri benim açımdan hafif bedeller olmak zorunda.

Mimarlık eğitimini nasıl buluyorsunuz, aksayan yönleri varsa nelerdir, neler yapılmalı?
Kısıtlı bir yetki olmasına rağmen, bu konuda söz söylemeye daha yetkili birisi olarak değerlendirebilirim kendimi. Çünkü, İstanbul'daki üniversitelerin birisinde üç dönem proje yöneticiliği yaptım. Şimdi de, Bilgi Üniversitesi'nde Mimari Tasarım Yüksek Lisans Programı'nı kuran ekip içerisinde yer alıyorum. Dolayısıyla, ister istemez, Türkiye'deki bu eğitim sorunuyla biraz yüzleştim.

Belki ağır bir eleştiri gibi gelebilir, ama Türkiye'deki mimari eğitiminin aksamayan bir tarafı yok gibi. Bunu, mimarlık eğitimini verenlere mi yoksa alanlara mı bağlayayım, tam kararını verebilmiş değilim. İşini önemsemeyen, işinin ehli olmayan mimarlar, iş alımında ve iş üretiminde olduğu gibi eğitimde de kendilerine ait sorumlulukları taşıyorlar.

Öğrenciler açısından baktığımız zaman ise, çok parlak görünmüyor durum. Çünkü, onlar da buna rağmen üzerlerine düşeni yapmıyorlar. İşin aksadığını belki farkediyorlar, belki farketmiyorlar. Farketmeyenler için söyleyecek bir şey yok zaten. Ancak farkedenler de, içinde bulundukları bünyenin aksamasına rağmen kendileri bir çaba göstermiyorlar. Kendilerini ona uyduruyorlar. Kendi çabalarıyla mimarlık öğrenmek için çabalayan küçük bir azınlığı bunun dışında tutmak gerek. Bunun olduğunu nereden biliyorum, çünkü onlardan birkaçı şu an bizim yüksek lisans programımızda bulunuyorlar.

Sizce ne gibi noktalarda yoğunlaşıyor öğrencilerin şikayetleri?
Genel kalite düşüklüğü diyebiliriz. Öğrenciler açısından benim bir gözlemim, hiç okumamaları. Daha doğrusu, okuyamıyorlar. Proje yöneticiliğim sırasında, çeşitli metinler öneriyordum. Bazıları bana gelerek, "Hocam, önerdiğiniz metinleri okuyoruz, ama anlamıyoruz" diyorlardı. Hangi dergileri okuduklarını sorduğumda, sadece Maison France diyenler vardı. Bazıları, hocaları ile anlaşamadıklarını söylüyordu. Sonuçta, dört sene boşa gidiyor, benim de dört senem boşa gitti. Ben, Mimar Sinan Üniversitesi'nde aldığım eğitimi ayıklamak için çok uğraştım. Tam ayıklayabildim mi bilmiyorum, ama ayıklamam gerektiğini uzun zamandır biliyorum.

Sizin mimarlık eğitimi süresine yaklaşımınız nedir?
Mimarlık eğitimi, ben üniversiteyi kazandığım zaman 5 yıldı. Daha sonra YÖK'ün kararıyla 4 yıla indirildi. Dünyanın hiçbir yerinde eğitim süresinin böyle olduğunu zannetmiyorum. Mimarlıkta söz sahibi, merkez ülkelerde, böyle olmadığını biliyorum. Avrupa'da, mimarlık eğitimi 10 sömestrdir. Amerika'da, direkt olarak mimarlık fakültelerinin sayısı, aslında bir elin parmaklarının sayısını aşmaz. Acaba bizdeki eğitimin kalitelisizliğinin sebebi, eğitimin süresinin kısalığı mıdır? Sebeplerden birisi olabilir.

Müfredat, içerik konusunda ne düşünüyorsunuz?
Müfredat konusunda çok derin konuşabilecek bilgiye sahip değilim açıkçası. Bu genel kalitesizliği bozmadıkça ve seviyeyi yükseltmedikçe, müfredat çok da önemli bir sorun olmasa gerek. Biz, proje yöneticiliğim sırasında stüdyo eksikliği sıkıntısı çektik mesela. Gece çalışmak istediğimiz zaman, okul görevlileri gelip bizi dışarı çıkardı. Oysa başka ülkelerde stüdyo çalışması çok önemlidir. Çünkü, mimarlık tek başına yapılabilen bir şey değil. Örneğin bizim yüksek lisans programında, öğrenciler buna henüz tam anlamıyla alışabilmiş değiller. Hala eve gidip, evde çizip getirme eğilimindeler. Bu eğitim programını kurmamızdaki asıl amacımız da, bu uygulamayı yerleştirmek. Buradan bir şey çıkaracağımızı düşünüyorum. Burası nasıl çalışıyorsa, stüdyonun da öyle çalışması gerekiyor. Aslında idealizm eksikliğini, eğitimde de, mimarlık pratiğinde de hissediyorum. Bazen, bunun sebebi Türkiye'de olmak mı acaba diye de düşünüyorum.

Sizce mimarlık okumak isteyenler farklı bir lise eğitimi almalı mı?
Hayır, böyle bir şeye inanmıyorum. Mimarlığı putlaştıran bir düşünceye karşıyım. Mimarların kendilerini çok önemsemesine de karşıyım. Enis Batur, "Mimarlık, yapılamayacak kadar ciddi bir şeydir" der. Buna çok katılıyorum, ama yapımlara başladığı anda da topal bir önemi varmış gibi geliyor. Mesela, bizdeki biraz daha eski kuşak bunun iyi bir örneğidir. Onlar, mimardır her şeyden önce. Bunu vurgulayarak mimarlık olmaz. Bunu vurguluyorsanız, öbür tarafın eksikliğinden dolayı yapıyorsunuz demektir. Bu açıdan, ikonlaştırmaya karşıyım. Pratikte böyle bir ikonlaştırmanın olmadığını da biliyorum. Mimar da düzgün bir adamdır, daha fazlası da olmaması gerekir diye düşünüyorum. Bana, kendinize ördüğünüz mimarlık kozasını ne kadar inceltirseniz, o kadar iyi bir mimar olursunuz gibi geliyor. Aslında, benim kastettiğim biraz mütevazilik. Elbette bu, donanımının olmaması anlamına gelmiyor. Artık, donanımı olmayıp, sadece mimar ünvanını öne çıkarmak için yapılan teatrellikleri de hiç sevmiyorum açıkçası.

Eğitim sisteminin geneli düzeltilmeden mimarlık eğitimini düzeltmek mümkün mü? Meslek Odalarının eğitime katkısı ne olabilir, olmalı mıdır?
Elbette mümkün. Aslında herkes üstüne düşeni iyi yaparsa, standart zaten yükselir gibi geliyor bana. Oda üzerine düşeni iyi yaparsa ve eğitime karışmazsa...

Mimarlar Odası eğitime karışmamalı mı?
Bu haliyle hiçbir şeye karışmasa iyi olur. Bence Mimarlar Odası'nın işi eğitime karışmak değil. Mimarlar Odası, mimarları temsil eden, mimarlarla ilgili bir kurum. Öğrencilerle bir ilgisi yokki. Öğrencilerle ilgilenmek üniversitenin, akademilerin işi.

Mimarlık formasyonunuzu Avusturya'da şekillendirdiğinize değindiniz. Kısa bir karşılaştırma yapmak gerekirse, nasıl bir manzara çıkıyor ortaya?
Avusturya'daki eğitimin de çok parlak olduğunu söyleyemeyiz. Birincisi çok yüklüdür. 10 sömestrlik eğitimin ortalaması Avusturyalılar için 15, yabancılar için 21 sömestrdir. Ama sonuca baktığınızda, mimarlık tartışmalarının daha sağduyulu ve seviyeli, daha geniş kitleleri kucaklayan bir içerikle yapıldığını görüyorsunuz. Bunun sadece mimarlık eğitimi ile ilgili olduğunu sanmıyorum. Bunu, o toplumun yapısından çok ayrı bir şey gibi görmek imkansız. Aslında, oradaki mimarlık neyse, mühendislik de, tıp da, güzel sanatlar da o seviyede. Sokakta süregelen yaşam da o seviyede. Bir bütünlükten bahsediyorum. Biz, burada bu bütünlüğü sağlayamıyoruz.

Mimarlık eğitimi için yapılabilecek bir şey yok diyormuş gibi anlaşılmak istemiyorum. Yapılabilecek şeyler olduğuna inanıyorum. Bunların başında, gerçekten mimarlık üzerine kafa patlatan, iyi kötü birşeyler yapmaya çalışan insanların üniversitelerde daha aktif olmaları geliyor. Genç kuşak, buna çok istekli. Kendimizden biliyorum, bunu bir angarya olarak görmüyoruz, çağrıldığımız zaman gidiyoruz.

Pek çok tartışmada 'uygulamacı - akademisyen' ayrımı öne çıkıyor. Siz katılıyor musunuz buna?
Buna kesinlikle karşıyım. Bence uygulama yapan mimarlar, çoğunlukla yapmasalar daha iyi. Bence bazı akademisyenler, hiç uygulama yapmamış olmamalarına rağmen, mimarlık ve eğitim üzerine söz söylemeye çok daha yetkinler. Türkiye, İstanbul bağlamında baktığınız zaman, uygulama yapmak hiçbir şey ifade etmiyor. Şu yapılan uygulamalar yapılsa ne olur, yapılmasa ne olur? Uygulama yapıp da, yaptığı uygulama ile söz söyleyen birisi var mı etrafımızda? O kadar az var ki... Uygulama yapmak, bugün çok kolay bir şey. Sonuçta uygulamayı bizden çok daha iyi bilen, her zaman bilmiş ve bilecek olan müteahhitlerle çalışıyoruz.

İmge, gerçeğin önüne mi geçiyor?
Evet, bizde kesinlikle gerçeğin önüne geçiyor. Gerçeğin içi o kadar boş ki...

Eğitim konusunda başka ekleyecek bir şey var mı?
Şunu unutmamak gerek, eğitim üniversite ile bitmiyor. Belki de ondan sonra başlıyor. Ama, bunun karşısına kötü bir eğitim koyacağımız anlamına gelmiyor.

Türkiye ve dünyada önümüzdeki süreçte ne gibi gelişmeler bekliyorsunuz?
Dünyada, ne kadar süreceğini bilmediğim, belki de doyuma ulaşmış olan bir "star" mimarlar dönemi var. Aslında bu, bir çeşit çete gibi bir şey. 10 tane isim, artık global olarak iş alıyorlar. Aslına bakarsak, bunlar genelde İngilizler. Herhalde emperyalist geçmişlerinden olsa gerek, buna en yatkın olan onlar gibi. Dünya bu yönde gidiyor ve yaptıkları da hiç sorgulanmıyor. Mutlaka belli bir kaliteye sahipler. İş böyle; kapalı jüriler, kapalı yarışmalar, direkt olarak bazı işlerin star isimlere verilmesi... Bunun içine Türkiye'den bir isim girebilir mi? Bana zor görünüyor.

Kendi içimizde, aslında, yavaş yavaş mimarlığın eksenine oturmaya başladığını görüyorum. Yarışmalardan, birkaçı hariç iyi projeler çıkıyor. Az da olsa iyi yapılar ortaya çıkıyor. En önemlisi, mimarlık artık üzerinde konuşulur bir konu olmaya başlıyor. Buradan bir şeyler çıkacak, ama bu ille de sağlıklı bir şeyler olacağı anlamına gelmiyor.

Mimarlığın popülerleşmesi nasıl değerlendirilmeli?
Bu bir kalite sorunu. Bu, nasıl yapıldığına bağlı. İyi yaparsanız, iyi sonuçlar alırsınız. Hiç konuşulmazsa, hiçbir şey çıkmayacak. Ama belki çok fazla çiğnenmesi, düşünülmeden konuşulması rahatsız edici olabilir. Bugün hiçbir konu, popülerleşmeden kendine yer bulamıyor.

Gündemdeki Galataport, Haydarpaşa, Dubai Kuleleri gibi konulara mimarların yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Mimarinin, her zaman politik erkin hizmetinde bir alan olduğunu unutmamak gerek. Mimariyi bu bağlamdan kopuk olarak düşünürsek, tavır almanın, tavır almaya çalışmanın da bir faydası olacağını düşünmüyorum. Beni burada rahatsız eden, ortaya konan projelerin kalitesizliği. Haydarpaşa Projesi diye çıkan projenin içler acısı hali, bence bütün her şeyin aynası.

Dünya varolduğundan beri, her dakika bir şeyler kuruluyor. İster sevelim ister sevmeyelim, ister karşısında ya da içinde olalım, bu durum böyle. Bunu sindirmemiz gerek. Ben bu projelerin yapılmasına karşı değilim. Ben, yapılanların kalitesizliğinden şikayetçiyim. Üst başlığı tartışmak benim için boşuna nefes tüketmek, ama o başlık altında yapılanlar değil. Böyle büyük projelere soyunan insanların, bu projelerin altına giremeyecek kadar bihaber olmaları beni üzüyor.

Mimari anlamda kendinizi nasıl besliyorsunuz?
Aslında çok basit bir reçete var. Okuyarak, gözümü açık tutarak, görerek, seyahat ederek, ilgilenerek... Neler okuyorum? Bir kere, süreli yayınların çoğunu takip ediyoruz. Almanca ve İngilizce dahil, önemli yayınların hepsi bu büroya girer. Bunların dışında, bahsettiğim yüksek lisans programı nedeniyle içine girdiğimiz akademik çevre de bizde yeni ufuklar açıyor. Mimarlığın dışında da yeni okumalar ortaya çıkıyor.

Türkiye'deki yayınları nasıl buluyorsunuz?
Türkiye'deki yayınları takip etmiyorum deme kabalığında bulunacağım. Arredemento Mimarlık Dergisi'ni almayı da 3 aydır kestim. Niye diye sorarsanız, yabancı dergilerde gördüklerimi Türkçe dergilerde de görmek için Türkçe dergi almıyorum.

Yazmak konusunda tembel miyiz?
Evet, kesinlikle. Zaman zaman benden de yazı isteniyor, ama olmuyor. Konu olmadığından değil ama.

Ne olurdu konu başlıklarınız?
Örneğin, bu günlerde bu 'yalı', 'kötü restorasyon' konusuna takmış durumdayım. Bence, İstanbul'un başta gelen sorunlarından birisi bu. Tesadüfen böyle birkaç iş yaptım. Bunlardan birisi Şehzade Mehmet İmareti'ydi. Bu konudaki önyargılar, dar bakış açıları üzerine bir şeyler yazmak isterdim açıkçası.

http://www.yapi.com.tr/haberler/kendinize-ordugunuz-mimarlik-kozasini-ne-kadar-inceltirseniz-o-kadar-iyi-bir-mimar-olursunuz_61085.html

Read Comment Section
İlk Yorumu Siz Yapın
Gönder

Yorumum onaylandığında e-posta ile bildir.

E-posta adresimle bültenlere abone olmak istiyorum

REKLAM VERİN

Haber gönderin Hemen haber gönderin

Sosyal Medyada Yapi.com.tr:

Abone Ol Yapı sektöründeki tüm gelişmelerden en önce siz haberdar olmak isterseniz e-bültenimize abone olun.
Bülten arşivine erişmek için tıklayın

REKLAM VERİN

Ajanda
TAMAMI » Bugünkü Etkinlikler BUGÜN:
Herhangi bir etkinlik mevcut değil!