Lütfen Tarayıcı Sürümünüzü Yükseltiniz.
 
BÖLÜM SPONSORU Egepen Egepen

"Mimari Hayatla İnatlaşmamalı!"

Mimarlık dünyasının en prestijli ödüllerinden Ağa Han Ödülü'nün sahibi Han Tümertekin'in Kuruçeşme'deki tasarım ofisine adım attığımda çok hoş bir manzarayla karşılaştım. Dar bir sokaktaki bir Ermeni kilisesinin avlusuna bakan penceresinden dışarıyı seyrediyor ve gülümsüyordu Tümertekin.

Milliyet PAZAR
"Mimari Hayatla İnatlaşmamalı!"

imarlık dünyasının en prestijli ödüllerinden Ağa Han Ödülü'nün sahibi Han Tümertekin'in Kuruçeşme'deki tasarım ofisine adım attığımda çok hoş bir manzarayla karşılaştım. Dar bir sokaktaki bir Ermeni kilisesinin avlusuna bakan penceresinden dışarıyı seyrediyor ve gülümsüyordu Tümertekin. Mutlu görünüyordu. Bir ödül alınca hayatı değişti diye değil -ki değişen çok şey vardı-, kendi karakterini ve bakış açısını yansıtan sade, gösterişten uzak ofisinde, çalışma arkadaşlarıyla uyum içinde ve tutkuyla ürettiği için... Bir de "mutluluğun mimarisi" üzerine kafa yorup gündelik hayatla yaşadığı binayı birbiriyle didiştirmeden buluşturabildiği için...

Gündelik hayat filozofu Alain de Botton'un son kitabı "Mutluluğun Mimarisi"ni okuyup okumadığını sordum ona. Henüz okumamış, sadece göz atmıştı. Ama yazarın sorduğu "Binalar içlerinde yaşayanları mutlu edebilir mi?" sorusuna o yıllar önce kendi cevabını vermiş ve ona Ağa Han Ödülü'nü kazandıran ve minicik bir köy evi olan B2 evi, Çatalhöyük Müzesi, Optimum Evleri gibi birçok farklı projeyi aynı felsefeyle hayata geçirmişti.

Tümertekin artık Harvard Üniversitesi'nde stüdyo dersi bile yönetmiş, yaptığı SM evi New York Times'a tam sayfa konu olmuş bir "yıldız mimar". Beş projesi Harvard University Press tarafından "Recent Works" adıyla kitaplaştırılan, uluslararası jürilere dahil olup Şam'dan Zagreb'e birçok yerde konferanslar veren, Rem Koolhas, Herzog&Meuron gibi ünlü mimarlarla ortak projelere dahil olmaya başlayan ve bürosu Mimarlık Tasarım'ı kuruşunun 20'nci yılında hâlâ mütevazılığından ödün vermeyen bir vizyoner...

"Bir Ağa Han Ödülü aldım, hayatım değişti" cümlesi size ne kadar yakın geliyor?

Mimarlık dünyasının dışındakiler için bu çok önemli bir şey olarak gözüküyor. Kuşkusuz ben de "önemsiz" demeyeceğim ama bir ödül için yaşıyor değildim. Ama tabii bir şeyleri değiştirdi. Mesela Harvard'dan Hashim Sarkis, Ağa Han Ödülü'nü alan projemi dinleyip bir Han Tümertekin monografisi hazırlama teklifinde bulundu.

Ardından Harvard Graduate School of Design'ın başındaki Toshiko Mori okulda bir stüdyo yönetmemi teklif etti. Dört ay oraya gidip geldim. Okulda stüdyo yüreten Rem Koolhaas, Herzog&Meuron, Raphael Moneo, Zaha Hadid gibi önemli mimarlarla aynı ortamda bulunmak, uluslararası konferanslarda hayalini kurduğum daha aklıselim bir mimari anlayışını paylaşabilmek, daha çok proje teklifi almak gibi avantajlarım oldu.

Ama özünde mimarlıkla ilişkimi değiştiren bir şey olmadı. İşte büromun 20'nci yılı. Demek ki benim mimarlıkla ilişki kurmaya başlamamın da 30'uncu yılı oldu. 76'da üniversiteye girdim. Baktığımda, mimarlıkla ilk ilişki kurduğum gün ne hissediyorsam şu anda da aynı şeyi hissediyorum.

"Çevreye duyarlı olmak bir pazarlama aracına dönüştü"

Nasıl bir his bu?

Müthiş bir iyimserlik. Çünkü mimarinin tümüyle hayata, insan yaşantısına müdahale etme gücü var. Bu tabii ki her an tadını kaçırıp zarara dönüştürebileceğimiz bir güç. Mimarların her zaman içine düşebilecekleri en büyük tuzak... Bu gücü çok yanlış kullanabilirsiniz. Oysa ben, insan yaşantısının temel davranışlarıyla didişmeden, inatlaşmadan yaşantının içinden yapıyı çıkarma amacını taşıyorum. Onun için de bu gücün kullanımı konusunda çok dikkatli bir yapım var.

Mesela Ağa Han Ödülü'nde de genelde seçilen yapıların çevreyle uyumlu olmasına çok dikkat ediliyor... O da bir çeşit çevreye müdahale etmeden uyum sağlama süreci sanki...

Olaya yalnız Ağa Han Ödülü olarak bakmak yanlış. Ödüller genelde zaten iyi tasarımlara veriliyor. İyi tasarım da pek çok şey içermek zorunda. İyi tasarım çevreye karşı duyarlı olmalı, işlevsel olmalı. İnsanlara yaşamadıkları bazı yeni duyguları yaşatmalı. Bakım giderleri düşük olmalı...
Dolayısıyla, iyi bir tasarım bunların hepsini içerdiğine göre çevreye duyarlı olması da zaten olması gereken kriterler içinde. "Çevreye duyarlı olmak" bir pazarlama aracına dönüştü. Ben buna militanca karşıyım. Hiçbir tasarımın tek bir özelliği onu nitelikli kılmaz. "Ben çevreye duyarlı bina yaptım" deyip de son derece beceriksizce biçimlendirilmiş, bizim duygu anlamında beklentilerimizi karşılamayan bir yapıya iyi mimarlık ürünü diyemeyiz. O nedenle benim yaklaşımım "Bir yapıyı oluşturan bütün bileşenlerin bir diğerinden daha önemsiz olmadığı" fikrine dayanır.

Bütüncül bir mimari anlayışı yani...

Aynen. Bir yapının sadece görsel çekiciliği üstüne oynamak bana hiçbir zaman doğru gelmez. Bir şekilde gerçekler sonuçta galip gelir. Başta görüntünün çekiciliğine kapılırsınız ama sonra yaşantı o frapanlıkla uymadığını size hissettirir.

"Gündelik yaşantı en büyük esin kaynağım"

Mimari de ilişkiler gibi mi öyleyse?

Ben mimarlığı hiçbir şekilde yaşantı dışı bir ele alışa yakın olmadım. Ki bu pek çok mimarın yine içine düşeceği harika bir tuzaktır. Gündelik yaşantı benim en büyük esin kaynağım. Yalnız mimarlıkta değil, hayat içinde de çok önemli bir beslenme ve dayanım noktası oluşturduğunu düşünürüm. Örneğin sokağın, sokaktaki yaşantının kitaplardan çok daha fazla şey ifade ettiğine yaşım ilerledikçe kesinlikle ikna oldum.
Bu nedenle de özellikle bilimkurgu romanları hiç sevmem. Bilimkurguyu hiçbir şey demeyen, zavallı bir yaratıcılık gelişimi olarak görürüm. Çünkü yaratıcılık gökten inmez. En yaratıcı ortamın gerçekte yattığını düşünürüm. Bu anlamda radyodaki paraziti dinleyip ondaki müzikaliteyi bulmaya çalışırken birçok arkadaşımı çıldırtmışımdır. Mesleğimde ve ilişkilerimde önce gerçeklik ararım. Onun için de gündelik yaşantıyla iç içe bir meslek grafiği bana çok sağlıklı gelir.

İlişkilerinde gerçeklik arayan biri olarak Harvard'da öğrencilerinizle ilişkileriniz nasıldı? Hocalık nasıl bir histi?
Hocalık yeni bir şey değildi benim için. Daha evvel Yıldız ve Bilgi üniversitelerinde de benzer stüdyolar yönettim. Ancak Amerika'daki öğrenciler arasında büyük bir rekabet var. Çok çalışıyorlar. Öyle ki, bazen gecenin üçünde bir davetten çıkıp stüdyoya uğrar, 12 öğrencimden iki-üç tanesini hâlâ orada çalışırken bulurdum. Hepsi çok şevkli ve yaratıcıydı. Zaten stüdyo projesi olarak ele aldığımız Demirören AVM sahasını görmek için buraya geldiklerinde de birbirinden yaratıcı fikirler ortaya attılar. Biri alışveriş merkezinin bir katına moda okulu yapmayı önerdi mesela. Onlarla çalışmak zevkti.

Silahtarağa ve AVM projelerini yürütüyor

Evler, mağaza tasarımları, Çatalhöyük Müzesi, Tiyatro Dot ve diğerleri... Yeni projeleriniz arasında neler var?

Şu anda Santral İstanbul'u yapıyoruz. Osmanlı İmparatorluğu'nun ilk enerji santralı olan Haliç Silahtarağa Elektrik Santralı, İstanbul Bilgi Üniversitesi tarafından Santral İstanbul adı altında bir çağdaş sanat ve enerji müzesine dönüştürülüyor. Orada Nevzat Sayın ve Emre Arolat da proje yapıyorlar. Büyük kısmını onlar yapıyor ama asıl santral binasını, o binanın enerji müzesine dönüştürülmesini biz tasarlıyoruz. İngiltere'deki Tate Modern Müzesi de 1990'lı yıllarda Bankside Elektrik Santralı'ndan bir çağdaş sanat müzesine dönüştürülmüştü. Bu anlamda önemli bir proje.

Ya Beyoğlu'ndaki Demirören AVM projesi?

Evet, o da İstiklal Caddesi'nde oldukça büyük ve çok göz önünde bir alan. Şehrin en önemli yaya bölgesinde bir proje. Bütün çabamız o dengenin üzerine gitmek. Yani hayata inatlaşarak bir şeyi empoze etmek, dayatmak değil. İstiklal Caddesi'nin o günde 1 milyon kişilik panayır yerini destekleyecek bir yapı eklemek ve Demirören AVM alışveriş merkezini günlük yaşama uygun kılmak için çalışıyoruz.

Le Corbusier, Mehmet Konuralp ve Cengiz Bektaş hayranı

Mimaride idolleriniz var mıydı? Yoksa kendinizi kendi vizyonunuza göre mi yarattınız?

Öğrencilik yıllarımın en etkileyici figürü Le Corbusier idi. Hâlâ çok önemsediğim biridir. Tabii pek çok önemli adam gibi onun da yanlışları vardır ama onda bulduğum doğrular bana çok şey katmış doğrulardır. Onun için beni en çok motive etmiş mimar figürü Le Corbusier'dir. Türklerden de yine öğrencilik yıllarımın idolü, hâlâ çok önemsediğim Mehmet Konuralp var. Hem kişi olarak hem verdiği eğitim olarak. Cengiz Bektaş da mesleki heyecanımda beni çok hareketlendirmiş biridir.

http://www.yapi.com.tr/haberler/mimari-hayatla-inatlasmamali_51938.html

Read Comment Section
İlk Yorumu Siz Yapın
Gönder

Yorumum onaylandığında e-posta ile bildir.

E-posta adresimle bültenlere abone olmak istiyorum

REKLAM VERİN

Haber gönderin Hemen haber gönderin

Sosyal Medyada Yapi.com.tr:

Abone Ol Yapı sektöründeki tüm gelişmelerden en önce siz haberdar olmak isterseniz e-bültenimize abone olun.
Bülten arşivine erişmek için tıklayın

REKLAM VERİN

Ajanda
TAMAMI » Bugünkü Etkinlikler BUGÜN:
Herhangi bir etkinlik mevcut değil!