Lütfen Tarayıcı Sürümünüzü Yükseltiniz.
 
BÖLÜM SPONSORU Egepen Egepen

"Mimarlık insanın bütün hayatına yayılan bir eğitim sürecidir..."

Mimari tasarım ve uygulama çalışmalarını 1994'ten beri birlikte sürdüren Türkiye'nin genç mimarlarından Tülin Hadi ve Cem İlhan'la Türkiye'de mimarlık eğitimi, işveren/mimar ilişkileri, mimari gelişim süreçleri ve Türk Mimarlığı'nın geleceğini konuştuk.

Tülin HADİ-Cem İLHAN
"Mimarlık insanın bütün hayatına yayılan bir eğitim sürecidir..."

br/> Mimari tasarım ve uygulama çalışmalarını 1994'ten beri birlikte sürdüren Türkiye'nin genç mimarlarından Tülin Hadi ve Cem İlhan'la Türkiye'de mimarlık eğitimi, işveren/mimar ilişkileri, mimari gelişim süreçleri ve Türk Mimarlığı'nın geleceğini konuştuk.



Türkiye’de mimarlık eğitimi hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce eksikleri neler? Daha ideal bir mimarlık eğitimi nasıl hayata geçirilebilir?

Tülin Hadi: Eğitimin önemli bir kısmı adanmışlık. Mimarlık öğreten kişi çok iyi bir mimar olmayabilir. Çok önemli binaları olmayabilir ama bir kere öğrenciye “Bana ihtiyacın olduğu zaman ben buradayım. İhtiyacın olan bilgiyi, belgeyi, vakti vereceğim. Bana her an ulaşabilirsin.” hissini vermesi gerekiyor. Tabii bir insanın bir işi adanarak yapabilmesi için onu severek yapması gerekiyor. Dolayısıyla en başta eğitim kurumlarının eğitici kişilerin seveceği hale getirilmesi gerekiyor. İkinci bir konu uygulayarak öğrenmek yöntemi. Önemli bir konu bu. Okulda bir çok bilgi öğreniliyor ama nasıl kullanacağınızı bilemiyorsunuz. Herşeyin okulda öğrenilmesi mümkün değil. Dolayısıyla yaşayarak öğrenmek gerekli. Belki bu imkanları artırmak lazım.

Cem İlhan: Akademik bazlı eğitim veren kişilerin akademik kimliklerinden biraz daha arınıp işin yapıcıları ile daha sıkı diyaloglar içine girip onları kurumun işleyişi içine, özellikle atölye çalışmalarına daha çok katmaları bence önemli. Diğer önemli bir konu da şu ki, okullarda tamamen tasarıma dayalı konsept mimarlığına dayalı eğitimden uzaklaşılması gerektiğine inanıyorum. Okuldan 70 kişi varsa bir sene içinde onların hepsinin virtüöz mimar gibi yetiştirilmelerini doğru bulmuyorum. Tecrübeler gösteriyor ki o profilde sadece %5’ler, %10’lar mertebesinde insanlar var. Dünyanın her yerinde bu böyle. Herkes çok yetenekli tasarımcı mimar olarak çıkmıyor.

Laf olsun diye yapılan staj çalışmalarının ve imza atılan defterlerin bir kenara atılması lazım. Öğrencilerin okul dışında mimarlığın nasıl bir realiteye dayandığını yaşayarak görecekleri mekanizmaların gelişmesi gerektiğini düşünüyorum. İngiltere’de bu böyle. “Year-out” programları var. 3., 4. senede ara verip bir sene bürolarda çalışıyorsunuz. Sonra diploma için geri dönüyorsunuz.

Üniversitelerin “mimarlık yapabilir” payesini veren kurumlar olmaktan çıkmaları gerektiğini düşünüyorum. Tek kurum olmamalı. İngiltere’deki uygulama gibi, eğitim kurumları yetiştirdikleri öğrencilerin başkaları tarafından denetleneceğini bilerek eğitim vermeliler. Başka bir kurumun eğitim süreci sonunda öğrencileri sınava tutması çok daha sağlıklı bir yöntem. Bunu Türkiye’de kim yapacak? Mimarlar Odası’nın bugünkü kimliği, yapılanması ve kadrosu ile öğrencileri bu anlamda sınavlara tutabileceğini sanmıyorum. RIBA heyetleri içinde bu işi yapan mimarlar var. Böyle bir uygulamada pratisyen mimarların ön planda olduğu jüriler olmalı.

4 sene komik bir süre. Belki bir açığı kapatma adına, bir sayıyı yakalamak adına bu süre 4 seneye çekilmişti ama şu an zaten o ihtiyaç kalktı. Şu an mimar enflasyonu olduğunu söyleyebiliriz. Eğitim süresi 5 sene olabilir, 7 sene olabilir. Mimarlık tüm insan hayatına yayılan bir eğitim sürecidir.

Türkiye’deki iş alma sürecini, mal sahibi/işveren ilişkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cem İlhan: Mimarların eğitilmesi kadar işverenlerin de eğitilmesi gerektiğini her deneyim bize gösteriyor. Bu bir kültür meselesi ve bu kültür ya da kültürsüzlük bize özel bir şey değil. Çok daha yerleşmiş yapı geleneği olan İngiltere’de bile mal sahibinin mimarı ikileme düşürecek istekleri olabiliyor. Türkiye’de hep söylenir “Müşteri ne istediğini bilmiyor diye. Dünyada da durum çok farklı değil. Müşteriden bahsettiğimiz zaman profilini tanımlamak lazım. Müşterileri kurumsal –gerek devlet kurumları, gerekse özel sektör- ve bireysel müşteriler diye gruplayabiliriz. Kurumsal müşteriler bile ne istediğini tam tanımlayamadan, yeterince hazırlık yapmadan yapı ihtiyaçları ile ortaya çıkıyorlar. Büyük yatırımlarda bile son anda “acaba bu daha önce düşünülemez miydi?” diyeceğimiz taleplerle gelebiliyor. Bu mimar için bir engel. Bunlara rağmen mimarlık yapmak, üretim yapmak ciddi emek istiyor.

İhtiyaç programının bile mimara bırakıldığı durumlar yaşıyoruz. Son derece sağlıksız bir şey. Müşteri kendi ihtiyaçlarının tanımını bile mimara bırakıyor. Bir ticaret merkezi talebi geliyor. Siz yaparsınız diye. Bunun bir kere fizibilitesi yapıldı mı, piyasa araştırması yapıldı mı? Sağlıklı olanı, gerek kurumsal müşteriler olsun gerek bireysel müşteriler olsun talep sahibinin başka disiplinlerden uzmanlara danışıp görüş alıp işin fizibilitesini yapıp sonra bir mimarla çalışmaya başlamasıdır. Dışarıda süreç bu yönde ilerliyor. Türkiye’de ise çok kısıtlı sayıda yatırımcı bu bahsettiğim hazırlık sürecine gerekli zamanı ayırabiliyor. Genelde 15 günlük hazırlıklarla mimarın karşısına geçip “Haydi başlıyoruz” diyebiliyorlar.

Rekabet ortamı hakkındaki düşünceleriniz neler?

Cem İlhan: Rekabet konusunu, mimarlık mesleğinin fırını olan büroların kendi yapılarına, kapasitelerine ve misyonlarına bakarak değerlendirmek lazım. Rekabet doğrudan talep ile alakalı. Mimarlar bugün farklı oluşumlar içindeki bürolarda hizmet veriyorlar. Bizimki gibi bir büronun hedeflediği projelerle daha büyük ölçekli bir büronun hedefleri farklı olabiliyor. Buna bağlı olarak işverenlerin kendi yatırımlarında da karar verirken yaptıkları seçimleri bu kulvarlar belirliyor aslında. Büyük bir proje için daha spot butik bir büro yerine, "kurumsallaşmış" bir büroya gitme kararı önemli. Dolayısıyla biz rekabet ederken de kendi profilimizdeki bürolarla rekabet içindeyiz. Dışarıdan örnek vermek gerekirse, bugün Pierre Davoine gibi, Kengo Kuma ile Norman Foster’ı karşılaştırmamak lazım. Kengo Kuma'ya giden bir kişi niye Foster'a gitmiyor diye sorarsak kendimize, cevabı bulabiliyoruz. Foster’dan kendi düşündüğü anlamda bir mimari ürün almayacağını, alamayacağını; Foster’ın yapamayacağından değil ama bu işin gönüllüsü olmayacağını biliyor. Bu anlamda büroların profilleri ve müşterilerin gideceği bürolar arasında bir denge var. Bu da bir bilinçlenmeyi gerektiriyor.

Tülin Hadi: Mimarların biraz birlikten kuvvet doğar anlamında hareket etmesi gerekiyor. Herkes biliyor ki senelerce firmalar, müşteriler hiç bir karşılığı olmaksızın bayağı emek harcanarak yapılmış avan projeler aldılar. Bu, küçük bürolarda da, büyük bürolarda da oldu. Emek harcanarak yapılmış bir seyin ücret talep etmeden verilmesinin arkasında şu düşünce vardı, “o kadar çok mimar var ki ben yapmasam başkası yapacak.” Kendinizi koruyamıyorsunuz. Müşteri artık bir mimarlık bürosundan aldığı herhangi bir danışmanlık hizmetinin ödenmesi gereken bir bedeli olduğunu bilmeli. Bunun olabilmesi için de mimarların ortak hareket etmesi lazım. Sonuçta rekabet ortamı içinde bir firma çok ücret talep eder, diğeri az. Ama işin hiç bir bedeli olmaması yanlış. Mimarlar bu konuda taviz vermeye başladığı zaman bir kişi bile verse ipin ucu kaçacaktır.

Cem İlhan: Rekabete bir de şu açıdan bakmak gerekiyor. Esas üzerinde durulması gereken konu da bu. İstanbul’da şu an gerek yerel yönetim düzeyinde gerek hükümet düzeyinde çok büyük iddialı projeler gündemde. Galataport, Harem projeleri, Küçükçekmece…Yerel büroların taşeronlaşması sürecine doğru gidiliyor –ki bu durumdan şikayetçi olmayan bürolar olabilir-. Bahsedilen projelerin ölçeği o kadar büyük ki İstanbul’da büyük kabul ettiğimiz büroların bile bu projeler çerçevesinde yerel yönetimlerin belirlediği kriterlere uyması mümkün değil. Bu yerel büroların taşeronlaşmasını getirir. Yabancı sermaye, kurallar gereği yerel bir büro ile çalışmak zorunda. Ama o bürolar buranın gerçeklerini yansıtmak yerine dışarı da üretilmiş projeleri çizen bürolar haline geliyorlar. Galataport, Harem, Küçükçekmece gibi büyük projeler İstanbul’un 10-15 yıllık proje kotasını dolduracak projeler. Bunların başında yabancı firmalar var, kredisi dışarıdan geliyor. Bu da birçok büronun 10-15 sene işsiz kalması veya taşeronlaşıp kırıntılarla yetinmek zorunda kalması, tasarım sürecinden hızla dışlanması durumlarına yol açacaktır. Bu da zaten İSMD gündeminde olan ve çok tartışılan bir konu.

Mimarlık eğitiminin hayata yayıldığını belirttiniz. Meslek içi eğitim sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz? Siz bu süreçte hangi kaynaklardan faydalanıyorsunuz?

Cem İlhan: Mimarlığın 3 boyutu var. Bu işin bilgisi, görgüsü ve herkeste olmayan, geliştirilmesi tartışmalı sezgi boyutu. Bilgi, sezgi, görgü birbirini tamamlayan, mimarlığın özünü tanımlayan, içini dolduran kavramlar. Aktarılabilir anlamda bilgi, okullarda başlayıp bürolarda devam ediyor. Sezgi, daha önce de belirttiğim gibi muğlak bir kavram. Varsa vardır, yoksa yoktur. Görgü, birincil kaynaklardan ikinci kaynaklara, yapının kendisinden yeniden üretilmiş görüntüsüne kaymaya başlıyor. Kitaplar, dergiler mimarlık görgüsünün ikincil kaynakları. Bunlar önemli. Dünyanın her tarafını görmeye ne bütçe, ne de zaman yeter. Ama görgünün mümkün olduğunca birincil kaynaktan zenginleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yurtdışında ve/veya Türkiye’nin kendi coğrafyasında mimarlığı birebir görerek yaşayarak öğrenmek önemli. Biz kendimizi yapıyı görerek eğitmeye çalışıyoruz. Olabildiğince çok seyahat ediyoruz. Ben bunun en zengin bilgilenme biçimi olduğunu düşünüyorum. Bazen bir yapıyı bir saat deneyimlemek, aylarca yapılmış bir literatür taramasına bedel.

Sizce mimarlık yakın gelecekte Türkiye’de ve dünyada nasıl değişecek?

Cem İlhan: Sanki yapı sektörü mimarlığı yönlendiriyormuş gibi bir gidişat var. Yapı sektörü tüm dünyada çok büyük bir sermaye ve “know-how” birikimine sahip. Bu, ister istemez mimarlığı etkiliyor ve mimarın artık tek aktör olduğu ve her şeyi yönettiği pozisyondan uzaklaşmasını getiriyor. İşler giderek daha çok ihale edilir oluyor. Mimar giderek herşeyi tasarlayan değil, daha çok yönlendiren bir aktör olmaya başlıyor. Bunu ben sağlıksız bulmuyorum. Giderek mimarın herşeyi tek başına yapamayacağı bir iş yükü, düzeni var dünyada. Giderek daha çok paylaşmak zorunda mimar. Bazı alanları paylaşmak, hatta bazı alanları terk etmek durumunda. Konut üretimi çok ilginç bir mesele. Yapı sektörünün içinde de çok büyük ağırlığa sahip. Konut sürekli ve çok sayıda üretiliyor. Yapı sektörü de bu duruma kayıtsız kalamıyor. Giderek tüketicinin kendi mekanlarını biçimlendirdiği bir dünyaya gidiyoruz. Bauhaus, Ikea gibi firmalar gittikçe artıyor. Bu tip firmalar tamamen kullanıcıların kendi yaşadıkları alanları kendi isteklerine ve inisiyatiflerine göre dönüştürmesi mantığına dayanıyor. Bu, mimarlığın bu kadar uzmanlaşmadan önceki haline benziyor. Bundan 200-300 sene öncesine bakıldığında mimarın bir aktör olarak yapılı çevre üretimindeki etkisi kısıtlıydı. Anıtsal binaların dışında fiziksel çevrenin üretimi daha başka biçimlerde -mesela loncalarla- oluyordu ve insanlar kendi mekanlarını, evlerini, çevrelerini kendileri kontrol edebilmekteydi. Endüstri Devrimi’nden sonra insanlar bu alanı terk etti, kaybetti ve bu görevi mimarlar ele aldılar. Şu geldiğimiz dönemde insanlar bu yetkiyi tekrar ele geçirmek, eski özgürlüklerine kavuşmak yolunda hareket ediyorlar. Yapı sektörü de buna paralel olarak, insanların seçip alıp arabalarına yükleyip evde kurabilecekleri mantıkta donanımlar üreten bir işleyişte gidiyor. Herşey esnekleşecek. Bu devrim, ofis tasarımında gerçekleşti. Bu esneklik, her şeyin modüler koordinasyona oturması ve tüm değişikleri kaldıracak şekilde kurgulanması, büro mekanlarında gerçekleşti. Konutlarda henüz olmadı ama olacak. Mimar giderek aktif olduğu konut üretimi alanından yavaş yavaş çekilip, yapı sektörü ile daha yakın temaslar kurarak işleri yönlendirecek. Danışmanlık hizmeti verir bir konuma gelecek. Ben kendi adıma bu gelişmeyi olumsuz bulmuyorum. Sonuçta üretilen her alan mimar o alandan çekildikten sonra kullanıcının isteklerine göre değiştiriliyor. Bu doğal bir süreç. Bütün öngörüler bu değişimi artık kabul edip buna hazırlıklı davranmak yolunda. Mimarların da buna hazırlıklı olarak kendi ürettikleri mekanların bu kadar esnek olabilmesini düşünmesi önemli bir hal alıyor.

http://www.yapi.com.tr/haberler/mimarlik-insanin-butun-hayatina-yayilan-bir-egitim-surecidir-_61091.html

Read Comment Section
İlk Yorumu Siz Yapın
Gönder

Yorumum onaylandığında e-posta ile bildir.

E-posta adresimle bültenlere abone olmak istiyorum

REKLAM VERİN

Haber gönderin Hemen haber gönderin

Sosyal Medyada Yapi.com.tr:

Abone Ol Yapı sektöründeki tüm gelişmelerden en önce siz haberdar olmak isterseniz e-bültenimize abone olun.
Bülten arşivine erişmek için tıklayın

REKLAM VERİN

Ajanda
TAMAMI » Bugünkü Etkinlikler BUGÜN:
Herhangi bir etkinlik mevcut değil!