Lütfen Tarayıcı Sürümünüzü Yükseltiniz.
 
BÖLÜM SPONSORU Egepen Egepen

O'nun İçin Mimarlık İbadetti..

Yok sayılan Türk Mimarlığının var olan başlıcalarından biriydi... Arredamento Dekorasyon dergisi 1991 yılı altıncı sayısında Nezih Eldem’i ele almış ve O’nu Akademi ve İTÜ ortamlarından yakından tanıyan, yani aynı ortamın hocaları ve öğrencileri D. Kuban, U. Tanyeli, A. Yücel, K. Söylemezoğlu, M. Kamil, B. Yılmazgil onu anlatmış,

Şevki VANLI
O'nun İçin Mimarlık İbadetti..

ok sayılan Türk Mimarlığının var olan başlıcalarından biriydi... Arredamento Dekorasyon dergisi 1991 yılı altıncı sayısında Nezih Eldem’i ele almış ve O’nu Akademi ve İTÜ ortamlarından yakından tanıyan, yani aynı ortamın hocaları ve öğrencileri D. Kuban, U. Tanyeli, A. Yücel, K. Söylemezoğlu, M. Kamil, B. Yılmazgil onu anlatmış, derginin yayın yönetmeni Ö. Madra’nın söyleyişiyle, O’na “bakmış”tır. N. Eldem’in anlattığı olaylar bir yana, düşünce niteliğindeki bilgilerinin niçin kitaplaşmadığına yine çok üzüldüm.

Her konuşanın, kendisinin ve ortamının kimliği etkisinde olması doğaldır. Ben o ortamın dışında ve Nezih’in elli yıllık dostu ve izleyicisi olarak belki biraz farklı bir şeyler söyleyebilirim. 1950’lerin ikinci yarısında Yeniköy’de, bir yalıyı çağdaş yaşama hazırlayan bir yenileme çalışmasını gezdiriyordu... O’nun kültürel mirasa olan saygısı ile birlikte, mimarın, tarihin bugünü için yaşadığına olan inancına tanık olmuştum. Yapının geleneksel kimliğini, yalıda nasıl yaşanacağını, kullanıma katılan ayrıntıları büyük bir duyarlılık ve heyecanla anlatıyordu... Son yıllarda ise Eyüp için yaptığı çalışmaları gösterecekti. Fakat her seferinde, yaşanan bir aksilik nedeniyle anlattıkları ile kaldı... Kuşkusuz 1940’lardaki Milli Mimari etkilerini ve 1950 sonrası modernizmini çağa ve tarihe, sonuçta mimariye olan tutkusunu biliyoruz.

Duyarlılığının Yaşamına Yansıması

Nezih Eldem elinde kalemle doğmuş olmalı... Ondört yaşında İstanbul’da ressamlar derneği üyesi... Babası gibi renk ve desen ustası... Sanırım mimarlık öğrencisiyken de her tasarım olayının içinde olmaya başlamıştır. Kazanılmış yarışmalar, Ankara Belediyesi, uygulanmayan Karaköy’de işhanı... Bu yapılarla Türk mimarlığının gelenekselliğe bağımlı olmasını isteyen GSA’nın etkin hocası Sedad Eldem’in özellikle 1938-50 döneminin önde gelenlerinden olmuştur. E. Onat’ın Ankara’da Anıtkabir ve sonra da geleneksel kimlikli Cenap And Evi’nde ciddi emekleri olduğunu kendisinden dinlemiştim.

Nezih Eldem’in Belediye veya büro yapısına yaklaşımında o sıralarda Türk mimarlığının, kabul edilmiş(!) öğelerini kullanışında, özellikle Belediye yapısında bir yinelemeden öte, duyguyla yaklaşım var. Karaköy’deki işhanı, çevresinin etkisi altında neoklasik çağrışımlarda... Mimarlığının ilk döneminde bu ortama, duyarlılığıyla ve heyecanla katılmış ve kalemini ona adamıştır.

N. Eldem’in 1950’lerde başlayan modernist yaklaşımların, ne kadarı Türkiye’deki gelişmelerin, ne kadarı Milano okulunun ve yanında çalıştığı ünlü Pirelli Kulesi’nin mimarı ve her mimarın bildiği DOMUS dergisinin yaratıcısı, Gio Ponti’nin ortamında olduğunu hiç merak etmedim. Yaptıklarından ve konuşmalarından mimarlığın çağın bir eylemi olduğuna inandığı anlaşılıyor. Duyarlılığını, yeteneğini coşturduğunu, eksiksiz, çağdaş bir mimar olduğunu gördük.

N. Eldem modernist olmakla tarihe, Osmanlı mirasına olan duyarlılığından bir şey yitirmemiştir. O’nun Süleymaniye ve Zeyrek koruma planları ile şiirsel ahşap evlerin kurtarılması, yeni kullanışlara açılması ve en son Eyüp için yaptığı çalışmalar yaşamının önemli bir bölümünü kaplamıştır. Nezih’in mimarlık sayılacak her olaya güçlü bir duyarlılıkla yaklaştığı, 1971 yılında Karaköy’deki neo-klasik mevcut Ziraat Bankası yapısına yaptığı, yapıştırdığı modern ekle, klasik ve modernin bütünleşmesindeki başarı kuramsal bir örnek olmalıdır.

N. Eldem sanırım 1960 ile 80 arasında en güzel ve çağdaş tasarımlarını verdi. Biraz ileride onlara döneceğim. Son yirmi yıldır, çok önemli bir mimarlık eylemi olan çevre tasarımlarına ilgi duydu. Bu çevrelerin Osmanlı mirası olması, O’nun yalnız modernizme karşı değil her güzel yaklaşıma açık ve duyarlı olduğunu gösteriyor. Nezih’in değişen dönemler içinde değil, geniş bir sevgi içinde dolaştığına, güzel şeyleri korumak için çırpındığına inanırım. Bu yaklaşımının O’nu öteki gelenekselcilerden ayırdığını düşünürüm.

Duyarlılığın sanatın temel niteliklerinden birisi olması, sanatçının kolay etkilenmesi ve çok kez kendini yenilemekten uzak tutamaması, O’nu değişkenlik riski ile karşı karşıya bırakabilir. Nezih böyle bir biçimsel zayıf yaklaşım göstermemiş, tasarımın özünden ayrılmamıştır.

Nezih Eldem Tasarımlarına Eleştirel Bakış

Sanıyorum, yukarıda O’nun, beğendiği örneklerin peşinde sürüklenmeyen, ayrıcalıklı bir mimar olduğunu söyledim. Bu niteliği biraz açmak, O’nun tasarımı, veriler ve kendi istekleriyle yaşadığını, işleve mekân arayışlarıyla yaklaşarak yapıyı özel form ve anlamla sonuçlandırdığını ve bu sürecin bilgi, özgün içgüdü ve yetenekle sürdürüldüğünü eklemek isterim.

Sıradışı desen yeteneği olan birçok mimarda, taslaklarının etkisine kapılarak ipnotize olup, çalışmalarını kolay beğenmek, tembelleşmek sonucunu doğurmaktadır. Desen güzelliği yoluyla mimarlıktaki yanılmalar, son yıllarda bilgisayarın da katılımıyla çoğalmıştır. Türkiye’nin sanırım en başarılı ressam/mimarı, N. Eldem’in tasarımlarını tembelleştirmemesi, O’nun mimarlığı ne kadar derinden kavradığını gösteriyor. Bir başka önemli özelliği, mekân ve form inançlı bir mimarın tasarımlarını nasıl bu kadar duyarlılıkla ayrıntılara indirebilmesini anlamakta zorlanır ve ilgi çekici bulurum. Bunlardan alışılmış, teknoloji nitelikli ayrıntılardan öte, işlevi anlamlandıran ayrıntılar çok önemli olmalı... Örneğin, İstanbul Eski Eserler Müzesi’nde heykellerin oturduğu yeri, kenarları, döşemede, eksi baza gibi çökertilerle çevirmek, bunu dikey elemanlar olarak duvarlarda da sürdürmek, müzede, tavandaki ışık kutularını bazen sarkıtmak, bazen döşemenin üstüne almakla, ortamı oluşturan herşeyi mekânın mimarisine katmak... Döşeme, duvarlar ve tavanların bir bütün oluşturmaları doyumsuz bir canlılık veriyor...

Aslında işin özü İTÜ Yüksek Gerilim Laboratuvarı... Neredeyse bir piramit gibi, işlev ve formun sentezi veya sonu... Konu ne kadar özel ise, görüntü de o kadar ona özgü bir form.

Buna bir farklı örnek de, İstanbul Harbiye’deki Askeri Müzenin dış görüntüsü çok eleştirilmiş ve bazı köşe yazarlarına olumsuz konu olmuştur. Mimarlar arasında da, sağır duvarların kente yabancılığı söz konusu edilmiştir. Nasıl bir tanım takılırsa takılsın, şehirlinin bazen gözlerini dinlendirdiğini düşünerek bu duvarları severim. Hele İstanbul’un küçük cepheli yapılardan oluşan semtlerindeki karmaşa içinde yardıma koşanı onlar olabilir. Müzenin cephesinin yarışmadaki perspektifinde görülen bazı açılmalar belki yapının cadde ile kontrollü bir ilişkisini kurardı...

Söz Askeri Müze’den açılmışken, bütün büyük yapılardaki girişin, zoraki boşluğunun tavandaki ızgara desenle doldurmasına karşılık, Sancaklar Galerisi’ndeki çatıdaki mekânı etkileyen biçim zenginliğini fazla ilgi çekici buluyorum.

Maçka, Maden Fakültesi, İTÜ anfileri, mimarlık derslerinde işlev düzenleme ve malzeme kullanmada ustalık örnekleri olmalılar. Taşkışla toplantı salonundaki balkonun ortadaki iri taşıyıcısının mekânı fazla doldurduğunu düşünürüm.

Boğaz’daki planlarını bilemediğim Kınoğlu Apartmanı’nın zerafeti, Akın Apartmanı’nın dinamik kimliği, Türk mimarlarını cesaretlendirecek önde gelen örneklerdir. Keşke N. Eldem bu dönemleri sürdürebilseydi.

N. Eldem’in, Site Sineması, Yeniköy’deki yalı yenilemesi, İTÜ Taşkışla Kütüphaneleri varsa benim bilmediğim son yıllardaki uygulamaları gibi yapıtlarını yakından izleyebilmiş değilim. Maketlerinin fotoğraflarını gördüğüm, A. Yücel ve M. Kamil ile yaptığı, kısmen uygulanan İÜ Akademik Merkezi ile Kuşadası Kongre Merkezi özgün yaklaşımlarıyla beni çok heyecanlandıran kesit, uygulanmadıkları için de çok üzen örneklerdir. Bu çok fazla sayıdaki uygulanmayanlar 20. yüzyıl Türk mimarlık birikiminin kayıplarıdır.

N. Eldem’in Mimarlığı

Nezih, mimarlık yapanlardan değil, onu yaşayan veya yaşam amacı yapanlardandı. Bir bakıma, O’nun tasarımı da inşaatın sonuna kadar bitmezdi. Akademiden dostu Selçuk Milar ve O, projeyi tamamlamayı istemez, uygulamayı yapanların yanından ayrılmazlardı. İnşaatçılar yaşayan, değişen projeden şikayetçi olsalar bile, bu ilgi ve sevgiden etkilenirlerdi. Doğal, inançları da vardı... O’nun için mimarlık politik, sosyal veya ekonomik inançların ötesinde, bütün bilgisi, duyguları, düşünceleri ve sevgileriyle mimarlığı yaşamaktı. Doğal, yaşama bu kadar bağlı olmanın sonucu çağdaş yani modernistti. O’nun irrasyonel organik yaklaşımıyla özgür düşünce ve duygularıyla tasarım yapan bir mimar olduğunu simgesel değerle dolu bir anlatımı olduğunu söylemek olasıdır.

O’nu anlamak için Ömer Madra’nın 1991’de yaptığı söyleşiden birkaç alıntı yapacağım... F. Şahinler’in anımsatması, “tartışmalarımızı birtakım diller ya da okullar (ekol) üzerine oturtmaktansa... düşünce geliştirmeyi denemeliyiz” demiş. N. Eldem, “...‘kültürel kimlik çok tartışılan konulardan biri... Japonya’da çağdaş bir yapıda mimarinin içine sinmiş bir koku..... Bizde, takmış-takıştırmış bir rüküş var karşınızda... Tarih, kendi farklı kişiliğinden vazgeçmeden birlikte yaşamanın sayısız örnekleri ile dolu.” Ve en ilginç sözü: “... Zamanca ve mekânca farklı olan her şeyin birbirinden farklı olacağına inanıyorum... Bugünkü gençlerin deyimi ile- ‘uçmak’ gerektiğine... özgün biçime, sıradan olmayan çözüme... ‘soru sormadan’ ulaşılamayacağı kanısındayım.” diyor.

Çağdaş yaklaşımın inançlarından olan bu küçük alıntılar O’nun düşünen kimliğinin de ipuçları olmalı...

Türk mimarlığının rasyonelliğe girişinden sonra, 1960’lı yıllar, sınırlı da olsa rasyonel karşıtı, biraz geleneksel, biraz çağdaş girişimler, önerilere sahiptir. Bu hareketin ortam tarafından yeterli ilgiyi gördüğünü söyleyemeyiz. Türk mimarlığında, özgün tasarıma, anlatıma sahip çıkmak bir yana, ütopya arayıp, “ütopya yoksa mimari yoktur” gibi bir kararla kimsenin kimseyi desteklemediği bir ortam yarattık... Bugün, gençler kendilerinden önce gelenlerin mimarlığa herhangi bir katılım sağlayamadıklarını düşünüyorlar. Böyle giderse, gelecek nesiller de bugünküler hakkında böyle konuşacaklar.. Önceki kuşaklar, ülkemizde Sedad Eldem’den başka uluslararası düzeyde mimar bulunmadığına inanıyorlardı... Uluslararası da S. Eldem’in ne yaptığını hiçbir zaman anlayamadı...

İşte kendini anlamak istemeyen böyle bir ortamda Nezih, sürekli kızgın, kendi deyimiyle kavgacı, bana göre isyankâr bir adam oldu ve sürekli yaşadıklarından şikayet etti.... “Modern Turkish Architecture”, “Cumhuriyetin 50 ve 75. Yılları Mimarlık” gibi Türkiye’de ne var ne yok yayınlarında, örneğin Ankara’daki Hacettepe Hastahanesi, Eğitim Bakanlığı gibi nasıl bir kuramsal tabana oturduğu belli olmayan sıradan yapılar ilgi gördü... 20. yüzyılın 20 yapısını seçemeyerek ankete başvuran bir mimarlık kültürü ortamınca Nezih’in çalışmaları itibar görmedi... Yani kendimizi tanımaya çalışmadık, belki istemedik bile...

Mimarlık hesabına, referansı yabancı örnekler olmadı. Hep daha fazlasını istemek N. Eldem’in sorunu oldu. Kendisi de hep daha fazlasını vermeye çalıştı. Ama koca mimarlık ortamında birkaç dostuna karşın yine yalnız sayılırdı... İsyanlarına katılacak kimseyi bulamadı. Son 20 yılda sanırım hiçbir uygulama yapamadı. Eyüp düzenlemeleri de korkarım boşa gitti. 14 yıl önce Arredamento’nun yayını 1998 yılında verilen Mimarlar Odası Ulusal Sergi Büyük Ödülü, sanki kapanmış dönemi anlatıyordu...

Bizim bu yazılarımız gibi.


Yapı Dergisi, 287

http://www.yapi.com.tr/haberler/onun-icin-mimarlik-ibadetti-_61040.html

Read Comment Section
İlk Yorumu Siz Yapın
Gönder

Yorumum onaylandığında e-posta ile bildir.

E-posta adresimle bültenlere abone olmak istiyorum

REKLAM VERİN

Haber gönderin Hemen haber gönderin

Sosyal Medyada Yapi.com.tr:

Abone Ol Yapı sektöründeki tüm gelişmelerden en önce siz haberdar olmak isterseniz e-bültenimize abone olun.
Bülten arşivine erişmek için tıklayın

REKLAM VERİN

Ajanda
TAMAMI » Bugünkü Etkinlikler BUGÜN:
Herhangi bir etkinlik mevcut değil!