Lütfen Tarayıcı Sürümünüzü Yükseltiniz.
 
BÖLÜM SPONSORU Egepen Egepen

Sanat, Kenti Dönüştürebilir mi?

Modernleşme ile sanat kamusal alana taşındı. Operalar, konser salonları, müzeler yapıldı. Kentte sanat için yer ayrıldı. Üstelik bu yer sıradan bir yer, bir köşe değil, kentin en kalabalık yerleriydi. Kamusal alanda ideolojik yeniden üretimin, ulus inşasının ana taşıyıcısı oldu. Bu aynı zamanda sanatın kamusal alandan ayrışması anlamına geldi.

Bir Gün Gazetesi
Sanat, Kenti Dönüştürebilir mi?

Modernleşme ile sanat kamusal alana taşındı. Operalar, konser salonları, müzeler yapıldı. Kentte sanat için yer ayrıldı. Üstelik bu yer sıradan bir yer, bir köşe değil, kentin en kalabalık yerleriydi. Kamusal alanda ideolojik yeniden üretimin, ulus inşasının ana taşıyıcısı oldu. Bu aynı zamanda sanatın kamusal alandan ayrışması anlamına geldi. Topluluklarla iletişimini kopardı, öznelliklere açılmadı.

Üç önemli özelliği vardı bu kamusallaşma biçiminin: Birincisi modernleşme hep sanıldığı gibi kendiliğinden “güncel sanat”a yol açmadı. Modernleşme tarihselcilik ile gerçekleşti. Yani geçmişe, var olmayana, geleneksel üretim pratikleri ile ayrım yaratacak bir ötekine öykündü. Böylece adeta yaşanan zamana, coğrafyaya meydan okudu. Bu yüzden tarihselciliği gelenekle, yani karşıtıyla karıştırmak, herhalde yapılabilecek en büyük yanlışlık. Çünkü modernlik gelenekselin yerine, onunla kopuş yaratacak sahte bir geçmiş yaratmaya çalıştı. İkincisi sanatı sanat denen bir kavramın içine hapsetti. Her ne kadar sanatı halkın erişimine sunsa da, halkla mesafe koydu. Sanatı kamusal alana taşırken ideolojik bir yeniden üretimin, yani simgesel bir ayrışmanın aracı, seçkinlerin bir ayrıcalığı haline getirdi. Modernlik, bu örneklerde de görüldüğü gibi, sınıf ayrımı üretti. Nihayet üçüncü olarak kamusal alanın dışında kalanı piyasa ilişkilerine terk etti. Siyaset kamusal sanatı, piyasa mekanizmaları ise ticari olanı patronajı altına aldı.

Buna karşılık entelektüel uğraşlar bu “viktoryen” tarihselciliği, öykünmeciliği ve sonrasındaki arınmacı, ırkçı milli akımları yapıçözüme uğratarak “güncel sanat”a yol açtı. Üstelik “güncel sanat” geleneğe, topluluklara ve hayata çok daha yakındı sanıldığının tersine. Çünkü var olanla, topluluklarla mesafe koymadı, onu anlamaya, sorgulamaya yöneldi.

Asıl mesele, topluluklarla ayrıcalık peşindeki seçkinler arasında

Tarihselci, ırkçı, teknokratik modernliğin karşısına yalnızca savaşlar, krizler değil, onu yapıçözüme uğratan “güncel sanat” çıktı. Gerçi “güncel” sıfatı bile ona, yani tarihselciliğe referansla türetilmişti, kolayca onu da tikel ve öznel bir deneyimden anonimliğe taşıyacak piyasa ve kamu mekanizmaları hazırda bekliyordu ama olsun. Sanatçı kendi öznelliği ile bu mekanizmaları tersine çevirebiliyordu. Dolayısı ile ilginç bir diyalektik içinde tarihselcilik ile güncel sanat karşı karşıya geldi ve modernlik dönüştü. 20. yüzyıla damgasını vuran modernleşme biçimi tarihselciliğin yenilgisi ile sonuçlandı. Ancak güncel sanatın egemenliği, iktidar ilişkilerinin yeniden üretilmesini engelleyemedi. Hatta tersine İstanbul’da olduğu gibi, tarihselcilik gibi kendini temsil eden yeni bir seçkinler kitlesi, iktidar sınıfı yarattı. Bu yüzden “güncel sanat” da sanatçılar için yapıçözüme uğratılması gereken bir anonimlik halini aldı. İstanbul’da son yıllarda gelişen Neo-Klasisizm (Yeni-Osmanlıcılık) modernliğin bu algısı ile ilişkili. Çünkü Cumhuriyet eliti bir taraftan Osmanlı sanat elitini tavsiye ederken, farkında olmadan bir şekilde geçmişçiliği silmeye çalıştı. Modernleşmenin bu boyutu iktidarda değil, iktidarın dışında kaldı.

Geçtiğimiz yüzyılda sanat ve siyaset ortamı bir ikilem etrafında biçimlendi. Bu ikilemin bir tarafında muhafazakârlık, diğer tarafında yenilikçilik yer aldı.
Muhafazakârların mevcut değerleri koruduğu düşünüldü. Yenilikçiliklerin ise toplulukların modernleşmesini isteyen tarafı temsil ettiği söylendi. Muhafazakârlık toplulukların geçmişine, köklerine gönderme yapıyordu. Yenilikçiler ise geçmişi reddediyor, değerlerin değişimini istiyor; toplumu, geleceği kendi düşlerine göre tasarlamak istiyorlardı. Görüntü aşağı yukarı bundan ibaretti. Sanatın, siyasetin bu kalıplar içinde işlediği düşünülüyordu.

Seçkinciliğin muhafazakarlık-yenilikçilik ikilemi

Oysa bu görüntü tamamen yanıltıcıydı. Muhafazakârlığın “muhafaza” etmekle uzaktan yakından bir ilişkisi yoktu. 19. yüzyılda, sanayi devrimi sonrasında mevcut üretim yapılarını, gelenekleri dönüştüren, modernleştiren sanıldığı gibi yenilikçilik değil, hep muhafazakârlık olmuştu.
Osmanlı’da kamu alanında, sanatta, mimarlıkta modernleşme sanıldığı gibi yenilikçi sanat, modern mimarlık eserleri ile değil, aynı başka yerlerde olduğu gibi, muhafazakârlık ile başladı. Muhafazakârlık simgesel bir hiyerarşi kurarak geleneklerle kopuş yarattı. Aynı bugün Tarihi Yarımada’da mevcut küçük üreticileri, ticareti, yoksul konutlarını kazıyarak, yerlerine hat sanatı, ebruculuk, tezhipçilik, “Osmanlı Villaları” gibi işlevler geliştirmeye, soylulaştırma operasyonları yürütmeye çalışan belediyeler gibi.

Örneğin kentin modernleşmesinde çok önemli rol oynayan metropoliten ulaşım şebekesini kuran Şirket-i Hayriye’nin vapur iskeleleri, Osmanlı maliyesinin borçlarını takip eden Duyun-u Umumiye Binası, kentte hayvan kesimini sağlılıklaştıran Sütlüce Mezbahası, merkez bankası işlevi gören Osmanlı Bankası binaları… bunların hepsi Yeni Osmanlıcı tarzda inşa edildi. Sanayi Nefise Mektebi hocaları, Avrupa’da eğitim görmüş mimarlar, tıpkı Avrupa’daki güzel sanatlar akademilerindeki benzerleri gibi Antikite, Rönesans, Barok gibi stillerden alıntılar yapan, üsluplar üzerine çalıştılar. Bir taraftan da oryantalist bir özellik taşıyan milli hareketler ortaya çıktı. Osmanlı modernleşmesi içinde bütün cemaatler edebiyatta, mimarlıkta, sanatta, kültürde, eğitimde kendi milli kimliklerini tanımlamayı, inşa etmeyi amaçladılar. Bu hiç şüphesiz modern bir durumdu ama köklerini mevcut üretim ilişkileri içinde değil, çoğu zaman uzak geçmişte arıyordu. Şaşırtıcı ama, geçmişçilik karşısında ise yaşanan değişimi, üretimin koşullarını araştıran, sorgulayan hatta karşı çıkan hareketlerden ise üniversal ve farklı bir modernleşme hareketi ortaya çıktı.

Geçmişinin köklerini Osmanlı’da arayan modernleşme hareketi “1. Milli” olarak adlandırıldı. Cumhuriyet döneminde ise köklerini daha çok halk mimarisinde arayan ve Bauhaus’un ortaya koyduğu modernist harekete göre biçimlenen sanat akımı ise “2. Milli” olarak adlandırıldı. Bu yeni arınmacı ve ulus-devlet ideolojisi içinde sanatı ve kültürü tanımlayan hareket arkasına kamu gücünü alarak ilk modernleşme akımını, muhafazakâr olarak adlandırılan, kozmopolit “1. Milli” elitini devre dışı bırakmaya çalıştı.  Cumhuriyet tarihi boyunca bu ikilem sanat ve siyaset ortamını belirledi. 1. Milli akımı muhafazakârlığa, 2. Milli de modernliğe işaret etmek için kullanıldı. Şimdi İstanbul’daki soylulaştırma operasyonlarını düşünürken, sanat ve mimarlık nasıl dönüşüyor diye değil, “iktidar nasıl yer değiştiriyor” diye sormalıyız. Geçici ittifaklar bir yana. Çünkü asıl mücadele bu iki taraf arasında geçmiyor. Asıl mesele, topluluklarla ayrıcalıklarını korumaya çalışan seçkinler arasında.

Sahi, modernlik denen şey neydi?

Bugün bu ikilemin, bu karşıtlığın sonuna geldik. Artık muhafazakârlığın ve modernliğin iki kutup oluşturduğu bir düşünce ve siyaset iklimi içinde yaşamıyoruz. 21. yüzyılda sosyal bilimler, sanat ve siyaset her şeyden önce elitler arasında bir iktidar mücadelesinin alanının dışına çıkmaya, bir demokratikleşme meselesi olarak belirmeye başladı. O zaman kalıplar altında biçimlenen kamu alanının öznellikleri kapsayabileceği fark edildi. Modernliğin bir yaşama stili, tarzı seçimi olmadığı, bir farkındalık meselesi olduğu daha iyi anlaşıldı. O zaman kamu alanındaki bu anonim kalıpların dışındaki profesyonel alan yeniden keşfedildi. Gelişmiş dediğimiz kentlerde yönetimler kamusal faaliyetleri yaratıcılığa açmak için yeniden içeriklendiler. Profesyonel alan yalnızca ticari alan olarak değil, kamusallık boyutu ile de teşvik edildi. Mimarlık, yeni siyasal çoğulculuğunu, demokratikleşmesini simgeleyen önemli alanlardan biri olarak bu yeni kamusallığın içinde yer aldı.

İstanbul’un da Avrupa siyasal birliğinin kurulmasından çok önce oluşan bu kültürel ağın içindeki önemli merkezlerden biri olduğunu söyleyebiliriz. Avrupa Birliği’nin oluşumuna da ekonomik ve eski kutuplaşmalar içindeki siyasal dayanışma, bloklaşma kaygılarının değil, bu yeni modernliğin, kültürün ve sanatın yol açtığını dahi iddia etmek yanlış olmaz. Sonuçta savaşlarla, acılarla, yıkımlarla, felaketlerle şekillenen bir tarih olduğu kadar, yüzleşmelerle, ders çıkarmalarla, demokratik deneyimlerle şekillenen bir başka tarih de var. Sorulması gereken soru ise şu: Modernlik, söylendiği gibi yeni bir stil, yaşama tarzı mıydı, yoksa haksızlığa karşı çıkış, eleştirellik miydi?

http://www.yapi.com.tr/haberler/sanat-kenti-donusturebilir-mi_75475.html

Read Comment Section
İlk Yorumu Siz Yapın
Gönder

Yorumum onaylandığında e-posta ile bildir.

E-posta adresimle bültenlere abone olmak istiyorum

REKLAM VERİN

Haber gönderin Hemen haber gönderin

Sosyal Medyada Yapi.com.tr:

Abone Ol Yapı sektöründeki tüm gelişmelerden en önce siz haberdar olmak isterseniz e-bültenimize abone olun.
Bülten arşivine erişmek için tıklayın

REKLAM VERİN

Ajanda
TAMAMI » Bugünkü Etkinlikler BUGÜN:
Herhangi bir etkinlik mevcut değil!