Lütfen Tarayıcı Sürümünüzü Yükseltiniz.
 
BÖLÜM SPONSORU Egepen Egepen

Toplumsal Sorumluluklar Olmadan Mimarlık Yapılamaz

Eyüp Muhcu ile birçok kırılmaya ve önemli gelişmelere gebe 39. döneme (2006 - 2008) dönük öngörülerini ve 'tarihsel' olarak nitelediği 38. dönemi konuştuk.

Eyüp MUHCU
Toplumsal Sorumluluklar Olmadan Mimarlık Yapılamaz

br/> TMMOB Mimarlar Odası şubelerinde 21 Ocak 2006'da başlayan seçimli genel kurul süreci, 26 Şubat 2006 tarihinde tamamlandı. İstanbul Büyükkent Şubesi'nde 12 Şubat 2006 günü gerçekleştirilen seçimden, Çağdaş Demokrat Toplumcu Mimarlar galip çıktı ve böylece önceki dönem de şube başkanı olan Eyüp Muhcu güven tazelemiş oldu.

Eyüp Muhcu ile birçok kırılmaya ve önemli gelişmelere gebe 39. döneme (2006 - 2008) dönük öngörülerini ve 'tarihsel' olarak nitelediği 38. dönemi konuştuk.

Tarihsel bir dönem, 38. dönem
38. dönem, hem yoğun çalışmalarla geçti, hem de 'tarihsel' nitelikleri olan kimi gelişmelerle ilgili görevlerin de söz konusu olduğu bir zaman dilimine karşılık geldi. 'Tarihsel dönem' olmasının nedenlerinden birisi, Türkiye'nin AB sürecine ve imzaladığı uluslar arası sözleşmelere bağlı olarak yeniden yapılandırılmasının gündemde olması; buna bağlı olarak pekçok yasanın değişmesi ve bununla birlikte mimarlık alanında da pekçok düzenlemenin yeniden yapılmasıydı.

Bir diğer neden de, özellikle son yıllarda hükümet tarafından izlenen 'tüccar siyasetçi' anlayış çerçevesinde yaşanan süreçti. Bu süreç, kentlerin geleceği açısından endişe verici bir döneme karşılık geliyordu. Planlanan pekçok küresel yatırım, kentimizi tahrip edebilecek nitelikteydi ve hukuka aykırı kimi yasal düzenlemelerle bu yatırımların önü açılmaya çalışılıyordu. Öte yandan, kentlerimizin yaşam kaynakları olan orman alanlarını ve su havzalarını ilgilendiren kimi yasal düzenlemeler de gündemdeydi. Nitekim dönem içerisinde, hükümetin, bu yasal düzenlemeleri gündeme getirdiğini gördük. Ancak bu yasal düzenlemelerin, ki işgal edilmiş orman arazilerinin işgalcilerine verilmesini düzenleyen 2B tasarısı ve yine doğal ve tarihi SİT alanlar ile içme suyu havzalarının yapılaşmaya açılması ile ilgili düzenlemeler, Anayasa Mahkemesi tarafından kabul edilmediğini hep birlikte gördük.

Mimarlar Odası'nın kuruluşunun 50. yılı
38. döneme Mimarlar Odası tarafından tarihsel bir önem kazandıran asıl olay, 2004 yılının Mimarlar Odası'nın kuruluşunun 50. yılı olmasıydı. Bir kurumun tarihi açısından 50 yıl, değerlendirme yapabilmeniz için birikim ve alt yapı olanağı veriyor. Bu anlamda bizim için, gelecek öngörüsünün ortaya konması ve sorgulanması gibi bir çalışma söz konusuydu.

Geçen yıl, gelecek yıllar açısından hem meslek politikalarının oluşturulması, hem de demokratik duyarlılıklarının yeniden değerlendirilmesi, ülke, mimarlık, meslek sorunlarına sahip çıkılması açısından önemliydi. Mesleki dayanışma, mimarlığın mekan ve kentle, ülke kaynaklarıyla ilişkisi, mimarlığın evrensel değerlerinin yorumlanması gibi kimi çalışma konularının ve yaklaşımların yeniden ele alınması söz konusu olabildi.

Dünya Mimarlık Kongresi İstanbul 2005
Bizim açımızdan 'tarihsel dönem' nitelemesini hak eden bir diğer gelişme de, Uluslararası Mimarlar Birliği'nin 2005 Temmuz'unda İstanbul'da toplanmasıydı. Bir başka deyişle, Dünya Mimarlık Kongresi'nin İstanbul'da gerçekleşmesiydi. Elbette bu konuya biraz girmek gerekiyor. Çünkü konuşmamızın başında kısaca değindiğim Türkiye'nin yeniden yapılandırılması ve tüccar siyasetçi anlayışa bağlı olarak kentlerimizin yağmalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalması, Mimarlar Odası'nın 50. yılı ile ilgili çalışmaları Kongre Vadisi'nde sergileme, değerlendirme ve tartışma olanağı bulduk. Bu çalışmalar, Vadi'ye taşındı ve dünya mimarlarıyla paylaşıldı.

Pekin'de yapılan Dünya Mimarlık Kongresi'nde 2005'teki kongrenin İstanbul'da yapılmasına karar verilmişti ve bu önemli bir kazanımdı. Bu kazanımın öneminin anlaşılması ve buna bağlı olarak nitelikli bir organizasyon, çalışma, tartışma ve iletişim ortamının yaratılması Mimarlar Odası açısından önemliydi. Ya bu sorumlulukların altında kalınacaktı ya da gerekleri yerine getirilecekti.

Büyükkent Şubesi Açısından Kongre
Kongredeki gelişmelere baktığımız zaman, sorgulanması gereken pekçok husus olmakla birlikte, Türkiye mimarlarının ve mimarlığının yüzakı olacak şekilde sonuçlandırıldığını söyleyebiliriz. Büyükkent Şubesi olarak kongre süresince, yaptığımız çalışmaları sunma, tartışma ve değerlendirme olanağı bulduk. Bölgemizdeki deprem riski ile karşı karşıya olan tarihi kent merkezlerinin bilgilendirilmesini sağladık. Bu kentler arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları ortaya koyduk. Bu çalışmaların sürdürülebilirliğinin koşulları tartışıldı ve bazı adımlar atıldı. Uluslararası Mimarlar Birliği bağlamında artık bir afet girdisi de var ve bunun çalışmaları gelecekte de sürdürülecek.

Kente duyarsız, kenti ezen kimi yabancı yatırımlar ve bunları davet eden anlayış karşısındaki çabalarımızı da yine Kongre Vadisi'nde sergileme olanağı bulduk. 'Kent Suçları' sergimiz bunlardan birisiydi. Bizim açımızdan önemli olan, Dünya Mimarlık Kongresi'nin İstanbul'un dünya mirası olmasına neden olan değerlerinin korunması ve bunları ezen küresel yatırımlara karşı ortak tutum takınılması yönündeki çağrısıydı. Bu, Dünya Mimarlık Kongresi'nin aldığı en önemli kararlardan birisi oldu.

Bir şov olarak 'mimarlık'
Bununla birlikte, bir anlamda İstanbul'daki küresel yatırımcıların da beklentilerine denk düşen kimi şovları da izledik. Mimarlık, belli anlamlarda şov olabilir. Çünkü mimarlık, sanatsal, estetik değerleri de öne çıkarmayı hedefler. Ancak, toplumsal sorumluluklar unutulmadan bunları yapmak daha doğru olacaktır. Nitekim Kongrede mimarlığın toplumsal sorumluluklarının altı dünya mimarları tarafından bir kez daha çizilmiştir.

Buna rağmen, bu görüşle örtüşmeyen, ayrışan kimi gelişmeler de oldu. Bugün, bu yaklaşımları daha iyi anlamak mümkün. İstanbul, Kongre'den bir süre önce, Cannes'de yabancı yatırımcıların karşısında görücüye çıkarılmıştı. "İstanbul'da istediğiniz herşeyi yapabilirsiniz, önünüz açık" gibi kötü bir politika söz konusuydu. Bu çağrıyı, Mimarlık Kongresi'ndeki bazı şovlarla birlikte değerlendirdiğimiz zaman, anlamlı ve somut olduğunu görüyoruz. Nitekim bugün, uluslar arası yatırımcıların, kentin tarihsel ve doğal SİT alanlarına, tarihsel liman bölgelerine ya da yeşil alanlarına ilgileri somutlaşmak üzere.

Kongre Vadisi'nde mimarlığı şova dönüştüren uluslararası üne sahip kimi mimarların da, bu projeleri yapmak için girişimlerde bulunduklarını görüyoruz. Bugün kamu adına yetkili olanların, bu mimarlarla ilişki kurarak bu projeleri elde etme yoluna gittikleri bilinen bir gerçek. Haydarpaşa kıyı ve liman alanı ile ilgili projeler, Kongre Vadisi'nde kendi gösterisini yapan uluslar arası üne sahip mimarlara pazarlanıyor. Benzer şekilde, kentin diğer pekçok bölgesindeki projeler, bu mimarlara açık ya da örtülü bir şekilde pazarlanıyor.

Burada, projelendirmenin nasıl yapılacağı bir değerlendirme konusu. Ama bundan da önemli olan, kentimizin ve ülkemizin göz bebeği olan o kent parçasının değerlendirilmesi. Bu değerlendirme, o kent parçasından rant elde etme, bir takım gelirler elde etme yönünde yapılıyor. Yani mimarlık, kent kimliği ve buna ilişkin gelecek öngörüleri doğrultusunda bir yaklaşım söz konusu değil. Tamamen bunun dışında başka kaygılarla ve yaklaşımlarla oraya bir fonksiyon yükleme, bunun sonucunda bir proje elde etme söz konusu. Biz, bunun bir hata olduğunu sempozyumlarda ve panellerde ortaya koyuyoruz. Çağdaş planlama anlayışı içerisinde neler yapılabileceğini de söylüyoruz. Ancak tüm bu çabalar reddediliyor ve kamu görevlileri tarafından buralardan rant elde edilmesi yönündeki girişimler sürdürülüyor.

İMP
İMP, bu kararların verilmesi, politikacılar tarafından verilen kararların zimnen kabul edilmiş olması ya da mimarlığın / şehirciliğin bununla ilgili tavrının ortaya konmaması gibi bir durumla karşı karşıya. Bazen kabul etmese bile, bu politik sorumluluklarla da başbaşa kalmak durumunda. Çünkü kabul etmediğiniz bir uygulamayı, yazılı bir belge halinde yasal ortama sunmak, kamuoyu ile paylaşmak zorundasınız. Bunu yapmazsanız, bu tür yatırımlara hayır demiş olsanız bile aslında kabul etmiş olursunuz. İMP, böyle bir tarihsel sorumluluk ile başbaşa. Bu tarihsel sorumluluk sadece bundan da ibaret değil. İMP'nin, bu yatırımların projelerinin elde edilmesi konusunda da bazı çabalarının olduğu, her yerde dile getiriliyor.

Projelerin elde edilme yöntemi açısından da sorgulanması gereken süreçler söz konusu. Kentin geleceğini yüzde 100 etkileyecek yapılaşmaların, düzenlemelerin projelerinin bu şekilde elde edilmesi hem etik açıdan doğru değil, hem bu alana ilişkin yasal düzenlemeler açısından da uygun değil. Uluslararası üne sahip bir mimarı çağırıyorsunuz ve "Gelin burada şu projeyi yapın" diyorsunuz.

Aslında yatırımcının isteği de belli. Verilmiş kararların projelendirilmesi söz konusu. Bu projelendirme, bir anlamda bir malın pazarlanması şeklinde sunuluyor. Tabi, İstanbul'u pazarlanacak bir mal olarak gördükten sonra konuşulacak çok şey de kalmıyor. Sonuçta, bu yaklaşıma uygun olarak, bazı markalar aranıyor. Populeritesi olan, uluslararası üne sahip, markalaşmış kimi isimlerle bunun pazarlaması yapılacak.

Bir yöntem olarak 'yarışmalar'
Kentin prestiji açısından önemli olan kimi projelerin yarışma yoluyla elde edilmesi temel bir ilke olmasına rağmen, bu tercih edilmiyor. Oysa herkes, doğru bir fikir etrafında bir yarışma düzenlenmiş olsa, çok daha sağlıklı projelerin çıkabileceğini biliyor. Bunu kamu adına bu yetkiyi kullananlar da biliyor, bütün mimar meslektaşlarımız da biliyor.

Taraf olarak İstanbul Büyükkent Şubesi
'Tarihsel dönem'i oluşturan bütün bu gelişmeler, elbette bizde de farklı bir motivasyon yaptı. Pekçok meslektaşımız olaya müdahil oldu. Bu kaygıların sadece mimarlara ait olmadığını da gördük. Sivil toplum kuruluşları ile kente ve mimarlığa ilişkin görüşlerini paylaşma olanağı bulduk. Hatta, küresel yağma niteliğindeki bu projeler karşısında ciddi bir dayanışma içerisinde olduk. Kentlilik bilincinde önemli kazanımlar elde ettiğimize inanıyorum.

Kent dayanışmaları
Bu dayanışmaların sürdürülebilirliği açısından iki temel model çıktı karşımıza. Bunlardan birisi, Haydarpaşa, Göztepe, Şirintepe, Galata dayanışmaları gibi 'kent dayanışmaları'. Bu modeller, kentin değerlerinin savunulması açısından önemli kazanımlar olarak değerlendirilebilir. Mimarlığın toplumla ve diğer meslek gruplarıyla kesişen pekçok yanının olduğu, bu süreçlerle somut bir şekilde ortaya çıkıyor. Bu, bizim kuramsal olarak her zaman söylediğimiz birşeydi. Çünkü, mimarlık bir anlamda toplumsal yaşamın projelendirilmesini de içeriyor. Kent dayanışmaları, kentlilik bilincinin geliştirilmesi, mimarlığın tanıtımı, mimarlığın toplum tarafından da anlaşılabilir kılınması, çağdaş mimarlığa sahip çıkan bir toplumsal bilincin oluşturulması açısından da bir kazanım olarak değerlendirilmeli.

Kent Buluşmaları
Bir diğer model de, MO'nun kendi örgütsel yapısı içerisindeki ortak davranışların formal olmaktan çıkarılması, bunun 'kent buluşmaları' gibi etkinliklerle somutlaşması oldu. Kent Buluşmaları ile bölge toplantıları salt bürokratik örgütsel buluşmalar olmaktan çıkarıldı bir anlamda. Bu yöndeki eleştirilerin (bürokrasi) MO'nu örgütsel yapısının gelişimi açısından değerlendirilmesi gerekiyor. Bu süreç içerisinde başka bir toplantı, etkinlik geleneği daha oluşturduk: "Mimarlık ve Kent Şenlikleri". Dünya Mimarlık Günü'nün olduğu hafta boyunca, Odanın çalışmalarının sergilendiği ve tartışıldığı ortamlar yaratmak, mimarlığın tanıtılması için eldeki olanakların kullanılması amacıyla yapılan bir etkinlik. Gelenekselleşmiş olarak bundan sonra da devam edecek.

'Dünya Mirası İstanbul' Teknik Kongresi
Teknik Kongreler, genel kurullar öncesi yapılan geleneksel bir uygulama. 'Dünya Mirası İstanbul' teknik kongresi, süreçle çok örtüştü ve çok sıcak bir tartışma ortamı içerisinde geçti. Çünkü, mimarlıkla ilgili bir tartışma sürdürülmekteydi. Mimarlığımızı ve kentimizi etkileyen kimi politik kararlar, mimarlara, kente ve kentlilere rağmen dikte ediliyordu. Bu yatırım kararları, aslında mimarlığın bakışı açısından da bir turnosol kağıdı işlevi görüyordu. Yani mimarların bu yatırımlar karşısındaki duruşları ve söylemleri çok önemliydi.

Bizim öteden beri savunduğumuz, kentin silüetine ve kültürel değerlerine saygı duyan ve mimari kazanımlarımızı gözardı etmeyen bir yaklaşım öne çıktı. Tabi, politik kararlar bunun tam tersiydi. Politik kararlarda, kentin değerlerini ezen, yok sayan, rant uğruna küresel yatırımcıların önünü açmak için gelenek, yasa, hukuk hiçbir şey tanımayan bir yaklaşım vardı. Burada mimarlık adına bir şey söyleyenlerin tarafsız kalmaları mümkün değil. Benim kişisel olarak gözlemlediğim, Mimarlar Odası'nda farklı konumlanmalar içerisinde olsalar dahi pekçok meslektaşımız buna karşı duyarsız kalmamıştır.

Ancak, mimarlık adına yazan çizen kimi çevrelerin de sessiz kaldıklarını gördük. Bunun da ötesinde, talihsiz sözler de söylendi. "Projenin nereye yapılıp yapılmadığını değil de, estetik olup olmadığını değerlendirelim" gibi yaklaşımlar oldu. Hatta bunu daha da ileri götürüp, "Alt yapı bina yapıldıktan sonra gündeme gelir" gibi mesleki öngörüden ve bilgiden yoksun ifadeler kullanıldı. Bunun da ötesinde, "GSMG ne şekilde olursa olsun yükselsin" gibi şeyler yazıldı. Kaybedilen değerler, mesleki onur, geleceğimizin ipotek altına alınması, ülke çıkarları, dışa bağımlılık, yerel kaynakların talan edilmesi gibi bizim geleceğe dönük öngörülerimize temel oluşturması gereken pek çok kriter, bazıları için önemli değilmiş. Bu, ciddi bir dünya görüşü farklılığının olduğunu gösteriyor. Bu farklılık, hem Teknik Kongre'de hem de genel kurulda, üstü kapalı da olsa kendini ifade etti.

Genel Kurula katılım
Katılım, sadece MO açısınndan değil, bütün meslek örgütleri ve STK'lar açısından da ciddi bir sorun. 1982 Anayasası'nın getirdiği bazı zorluklar, meslek odalarını zorluyor. Anayasa'nın 135. maddesi, hala bizim gibi meslek kuruluşlarına meslektaşların katılımı önünde bir engel olarak duruyor. Bu konuda yasal düzenlemelere gereksinim var. Ancak bunlar, tek başlarına bir gerekçe olarak yeterli değiller. Katılımın bir sorun olarak sorgulanması, meslek kuruluşlarının ve toplumun önünde bir görev olarak duruyor.

Yeni genel kurulun seçilmesinde beklediğimiz kitlesel katılım olmadı. Ancak, bir anlamda mimarlık politikalarının ve ilkelerinin, İstanbul'un geleceğinin tartışıldığı Teknik Kongre'ye fikri katılım çok üst seviyedeydi. Bunu çok rahatça söyleyebiliriz. Eğer nitel bir katılımdan bahsedeceksek, bu nitel katılımın unsurları vardı. Ve üst düzeyde tartışma ve değerlendirme olanakları yakalanabildi.

Seçim süreci ile ilgili ise aynı şeyleri söylemek mümkün değil. Elbette bunun bazı sebepleri vardı. Ülkenin genel katılım sorunlarının yanısıra, olası aday listelerine bağlı olarak da katılımda bir farklılaşma olması söz konusu. Geçmişte bunu gördük. Aslında kış şartlarını da düşünmek gerekiyor. İstanbul'un sorunları, seçime katılım yönünde de bir sıkıntı olarak çıktı karşımıza. Örneğin Sarıyer'de 30-40 cm kar olduğunu söylüyordu meslektaşlarımız. İstanbul öyle çarpık bir kentleşme yaşadı ki, normal bir doğa olayını dahi afet olarak yaşıyor.

Mimarlar Odası, kendini üyelerine anlatabiliyor mu?
Mimarlar Odası'nın yaşadığı sorunların en önemlilerinden birisi, yaptığı çalışmaları üyelerine aktarmakta ve anlatmakta yaşadığı sıkıntı. Son dönemlerde, bunu aşmak için önemli adımlar atıldığını düşünüyoruz. Şu an yaklaşık 13 bin üyemiz var ve yeni katılımlarla bu rakam büyüyor. Biz, bunun 10 binine ulaşabiliyoruz. 'Mimarlara Mektup' 10 bin kişiye dağıtılıyor. Geçmişe göre yayınlarımızın ulaştığı üye sayısı çok arttı. Dergimiz Mimarist ise, 7000 üyemize ulaşıyor. Bunların yanısıra, üyelerimizle e-posta yoluyla iletişim kuruyoruz.

Kamuoyu nezdinde toplu iletişim organlarında ve başka kulvarlarda Mimarlar Odası'nın mesajlarının yer almasının, görüşlerinin dile getirilmesinin, meslektaşlarımızla iletişim kurmada önemli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü meslektaşlarımızı mimarlık, kent, mesleki sorunlar tartışmalarına çekebildiğimiz ölçüde, iletişimimizin kurulduğunu düşünüyoruz.


Sürekli Mesleki Gelişim Programı
Bu noktada çok önemli bir gelişme var. Mimarlık hizmetlerinin standartlarının yükseltilmesi ve mesleki gelişim açısından önemli olduğunu düşündüğümüz 'sürekli mesleki gelişim programı' çalışmaları. Bu kapsamda seminerler ve konferanslar yapıyoruz. Bu çalışmalara katılan meslektaşlarımıza sertifika ve katılım belgesi veriliyor. Bu belgeler, oluşturduğumuz üye sicil düzenine işleniyor. Bu sicil düzeni, üyemize bir hizmet olarak sunuluyor. Üyemiz kendi mesleki deneyimlerini belgelemek durumunda kalırsa, bu veriler kendisine veriliyor. Bu sistem daha da gelişecek. Daha iyi bir organizasyon, seminer ve konferansların niteliklerinin daha da geliştirilmesi, bunlara bağlı olarak mimarların bunu bir kazanım olarak algılamaları ve sistemin bu şekilde işlemesi, üyelerimizle olan ilişkimize de büyük kazanımlar getirecek.

Mimarlıkla ilgili pekçok alanı başka meslek gruplarının kullandığını görüyoruz. Bugünkü üretim sürecinde, mimarlığı sadece proje ve yapı hizmeti olarak algılayamayız. Bu anlamda, AB müktesebatının da getirdiği önemli hususlar var, mimarların varolması gereken yeni alanlar söz konusu: Danışmanlık, ekspertizlik, bilirkişilik, müşavirlik. Ülkemizdeki mimarlık mesleki alanının gelişmesindeki sorunlar nedeniyle mimarlar bu alanlarda varlık gösterememişler, şimdi biz onları geri istiyoruz.

Bürokratik yapı
MO'nun elbette sorunları var. Tam olarak 'bürokratik yapı' diyemeyiz, ama bürokratik eğilimlerin ve üye ile ilişkilerinde engel olan çeşitli hususların değerlendirilmesine ve tartışılmasına ihtiyaç var. Bizim de yaptığımız, bunun gibi sorunların tartışılması ve çözümlerin ortaya koyulması. Tabi bunun yolu üyeyle birlikte değerlendirmekten geçiyor ve bizim de buna ilişkin modellerimiz var.

Kurulan ilişkinin çoğunlukla, Mimarlar Odası'na somut bir şekilde ihtiyaç duyulması halinde gerçekleştiğini görüyoruz. Bu nedenle, ihtiyaç duymayan pekçok meslektaşımızın odasıyla ilişkisi olmuyor. Buradaki süreci sorgulamak gerek. Mimarlık yapıp yapmadığını sorgulamak gerek. Mimarlık yapabilmek için, tescil belgesi alması gerekiyor. Aslında esas olarak, Mimarlar Odası ile iletişim kurmasının bir kazanım olduğunu görmesi gerek, ben bu algılamanın yeterince olmadığını düşünüyorum. Son zamanlarda bazı gelişmeler olmakla birlikte, Mimarlar Odası'nın bu anlamda önemli bir sorunu var. Ancak, bu sorun aşılabilir, bu yönde adımlar atılıyor. Yakın gelecekte, bununla ilgili gelişmeleri meslektaşlarımızla paylaşacağız.

Daha düne kadar meslektaşlarımızın sahte imzaları kullanılarak ruhsatlar alınıyordu. Büyükşehir Belediyesi nezdinde bu yönde girişimlerde bulunduk. Artık hiçbir projenin MO'ya gelmemesi mümkün değil. Bu şekilde, büyük ölçüde sahte imza sorununun önüne geçmiş olacağız. Bu ve bu gibi sorunlarda, meslektaşlarımız Odanın kendi haklarını koruduğunu, yanında olduğunu bilmeli.

Tabi ön yargılı tutumlar var. Pekçok sorunu kolayca aşmak mümkün, ama aşamayacağınız bir şey var: Önyargı. O da, "MO bana ne veriyor?" gibi bir söylem.

İdeolojik olmak
Bu, MO'nun eskiden beri karşılaştığı bir eleştiri. Eğer kentli hakları, kent ve mimarlık değerlerinin savunulması, mimarlığın toplumsal sorumluluğuna sahip çıkılması, demokratik haklara sahip çıkılması gibi mimarlığı da besleyen hususlarda yürütülen çalışmalar ideolojik olarak niteleniyorsa, öyledir. Ama bu, hepimizin ortak ideolojisidir. Sağlıklı ve nitelikli kentlerde yaşamak hepimizin hakkıdır, demokrasi ve barışa hepimizin ihtiyacı vardır.

Mimarlığın tekil bir yapı ölçeğinde ele alınması, çevresinden, kentten, toplumsal duyarlılıklardan koparılması; salt bir estetik kaygısı, salt bir kütlenin biçimlendirilmesi ve iç çözümlerinin yapılması uğraşı olarak değerlendirilmesi gibi bir algılama hatası var. Bu konuda bizim sürdürdüğümüz çalışma ve söylem, hem mimarlık ortamında hem de toplumsal ortamda daha fazla geçerlilik kazanıyor. Mimarlık, sadece bir mekan ölçeğinde değerlendirilemez. Mimarlık, kent, mekan ve strateji ölçeğinde de değerlendirilmeli.

38. Dönemde yaptığımız 'Haydarpaşa Dayanışması' çalışması ile biz bunu kanıtladık. Çok farklı siyasi ve sosyal çizgilerden katılımcılar, bizimle aynı kaygılarla bu oluşumda yer aldılar. Eğer konuyu kimi çıkar ilişkilerinden arındırmadan tartışmaya çalışırsak hem bir yere varamayız, hem de mimarlığa dair düşüncelerimizi de doğru bir şekilde ortaya koyamayız diye düşünüyorum.

AB Süreci ve mimarlık
AB süreciyle birlikte mesleki yeterlilikler yeniden tanımlanıyor. Yaşanılan koşullar, mesleki gelişim, eğitim bakımından ortak noktalar olduğu gibi farklılıklar da var. O nedenle bu sürecin sancılı olacağı açık. Mesleki yeterliliklerin yeniden belirlenmesi, eğitimle ilgili düzenlemeler, mimarlık hizmetlerinin sürdürülmesi ile ilgili getirilen kurallar bakımından tartışmalı bir sürece giriyoruz.

Şu anda egemen anlayış, AB müktesebatının olduğu gibi bizim yasalarımızda yer alması, mesleki hayatımızı yönlendirilmesi ve bu kuralların kayıtsız şartsız kabulü. Bizim bu sürecin işleyişine yönelik bir kaygımız var. Kimi düzenlemelerin sadece AB çerçevesinde yapılmadığını da biliyoruz. 'Hizmetlerin Serbest Dolaşımı Genel Anlaşması' kapsamında dünyaya dayatılan kimi hususların, aslında AB aracılığı ile gündemimizde. Aradaki bu ilişkiyi doğru kurmamız ve sorgulamamız gerekiyor.

Bu noktada, üç temel konu olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan birisi, Türkiye mimarlığının kazanımı olarak da niteleyebileceğimiz 'mesleki standartların geliştirilmesi' yönündeki çalışmalar. Türkiye'de mimarlık hizmetlerinin tabi olduğu standartların yetersiz olduğunu biliyoruz. Proje hizmetlerinin yetersiz olduğu, yapı üretim süreci içerisindeki mimarın rolünü gerekli niteliklerde yerine getiremediğini ve bununla ilgili mevzuatın da yetersiz olduğunu biliyoruz. Bunu yerine getirecek olan mimarın da yeterli donanıma sahip olmadığı bir gerçek. Bu anlamda, standartların yükseltilmesinde AB bize önemli bir katkı sunabilir.

Ancak bu sürecin sağlıklı işleyebilmesinin önünde iki önemli engel var. Bunlardan birisi, 'karşılıklılık' ilkesinin işletilmemesi. Eşit olmayan koşullarda mimarlık hizmetleri sürdürülüyor. Türkiye, Avrupa'daki çok donanımlı yatırımcı firmaların ya da proje ofislerinin pazarı haline gelmektedir. Bunu bir sömürü ilişkisi olarak ifade etmek yanlış olmayacaktır. Süreç zaten bu yönde işliyor. Kimi lüks bölgelerdeki konutların yabancı firmalar tarafından yapıldığını, bunların projelerinin dahi yabancı ofisler tarafından yapıldığını biliyoruz. Bu kaygı verici.

Bu süreçte diğer bir sorun da kültür. Kültürün bir köprü olma işlevi yok sayılıyor, yerel, bölgesel ya da ulusal olan göz ardı ediliyor. Bunun yerine, Avrupa'nın ya da gelişmiş kimi ülkelerin atıl teknolojilerinin Türkiye'ye aktarıldığı bir yapılaşma süreci öngörülüyor. Örneğin Avrupa'da yıllar önce reddedilmiş olan cam kuleler, Türkiye'ye yapılıyor.

Ancak, Avrupa'yı bir bütün halinde aynı tutum içerisinde davranan bir kurum olarak algılamak bizi hataya götürecektir. Avrupa'da bu yatırımların yapılamamasının nedeni, orada hukukun gelişmiş olması, bundan daha da önemlisi kentli haklarına duyarlı toplumsal kesimlerin ve meslektaşlarımızın varlığıdır. Bunu da UIB'in ve ACE'nin politikalarında açıkça görüyoruz. Bazı sorunlardan bahsediyoruz, ama bunları çözmek noktasında da yalnız değiliz. Dolayısıyla, bizimle ortak hedefleri paylaşan, dayanışma içerisinde olabileceğimiz kesimler de bunlardır.

Yeni Dönem / Şehir Plancıları Odası ile çekişme
Geçmiş dönemin çalışmalarının geliştirilerek sürdürülmesi gerekiyor. Elbette kentleşme ile ilgili çalışmalarımızı diğer meslek kuruluşları ile bir ayrışma kaygısına gitmeden, toplumun duyarlı kesimleri ile birlikte sürdüreceğiz. Biz, meslekler arasındaki kesişen alanların ortaya çıkarılarak geniş bir alanda birlikte çalışmanın olanaklı olduğunu düşünüyoruz. Bu çalışma ortamını tahrip eden süreçlere onay vermiyoruz. Bizim bu konuya genel yaklaşımımız böyle.

YÖK'ün ya da uluslar arası sistemin eğitimimize dayattığı sorunlar nedeniyle yaşanan kimi ayrışmaların yansımaları olduğunu görüyoruz. Bu temeldeki şehircilik, mimarlık politikalarının sürdürülebilir olmadığı açıkça ortada. Bunun gibi ortak alanları olan meslek örgütlerinin bir dayanışmaya ihtiyacı var. Bu dayanışmayı engelleyen durumlara ortaklaşa prim vermememiz gerekiyor.

Altını çizmek istiyorum, meslek alanından ödün vermeden, bu dayanışma ve birlikte çalışma olanakları geliştirilmelidir. Kolay bir iş değil, çünkü aşınmış kimi ilişkiler var. Bu ilişkilerin onarılması, ortak bir çalışmaya dönüştürülmesi ve geliştirilmesi bizim hedefimizdir.

Bu dönem, özgünlüğü açısından iki konuyu gündemimize alacağız. Aslında geçmiş dönemde gündemimizde olan konulardı bunlar. Gelinen aşamada, 'sürekli meslek gelişim programları'nın geliştirilmesi. Bu konuda bazı yeni adımlar atmayı öngörüyoruz.

Bunun yanında ülkenin de en önemli sorunlarından birisi olan işsizliğin etkilediği meslektaşlarımız olduğunu biliyoruz. Bürosu olan meslektaşlarımızın yeterince iş alamadığını, ücretli çalışan mimarların olması gereken standartların altında çalışmak zorunda kaldıklarını biliyoruz. Bunlar ve bunun gibi sorunların değerlendirilmesi ve çözüm yollarının önerilmesi gibi bir hedefimiz var.

'Mimarlara Mektup'un Mart sayısında da yayınlandı, üyelerimizi çalışma programımıza katkıda bulunmaya çağırıyoruz. Bunun çağrının karşılık bulacağına inanıyoruz. Oluşturulan bu çalışma programının da Mart ayı sonuna doğru açıklanacağını düşünüyorum.

http://www.yapi.com.tr/haberler/toplumsal-sorumluluklar-olmadan-mimarlik-yapilamaz_61104.html

Read Comment Section
İlk Yorumu Siz Yapın
Gönder

Yorumum onaylandığında e-posta ile bildir.

E-posta adresimle bültenlere abone olmak istiyorum

REKLAM VERİN

Haber gönderin Hemen haber gönderin

Sosyal Medyada Yapi.com.tr:

Abone Ol Yapı sektöründeki tüm gelişmelerden en önce siz haberdar olmak isterseniz e-bültenimize abone olun.
Bülten arşivine erişmek için tıklayın

REKLAM VERİN

Ajanda
TAMAMI » Bugünkü Etkinlikler BUGÜN:
Herhangi bir etkinlik mevcut değil!