Lütfen Tarayıcı Sürümünüzü Yükseltiniz.
 
BÖLÜM SPONSORU Egepen Egepen

Yeni Tasarım Kültürü Işığında Alışveriş Mimarlığı ve Gösteri Kültürü

Günümüz dünyası, metanın özneleştiği, özne olan insan bireyinin de nesneleştirilmek istendiği bir dönemi betimliyor. Marx’ın en geçerli öngörülerinden biri olan “yabancılaşma” kuramı, 20. yüzyılın son çeyreğinde başlayan otomasyon-iletişim devrimi döneminde, farklı aktörlerle ve daha güçlü biçimde karşımıza çıkmaktadır.

Vedat TOKYAY
Yeni Tasarım Kültürü Işığında Alışveriş Mimarlığı ve Gösteri Kültürü

ünümüz dünyası, metanın özneleştiği, özne olan insan bireyinin de nesneleştirilmek istendiği bir dönemi betimliyor. Marx’ın en geçerli öngörülerinden biri olan “yabancılaşma” kuramı, 20. yüzyılın son çeyreğinde başlayan otomasyon-iletişim devrimi döneminde, farklı aktörlerle ve daha güçlü biçimde karşımıza çıkmaktadır. Bu yabancılaşma pratiğini, konumuza ilişkin bir “bilgi” haline getirebilmek için tasarım, ürün, marka, alışveriş, gösterge, popüler kültür, gösteri kültürü gibi kavramların günümüzdeki yeni anlamlarını araştırmamız gereklidir.

1920’li yıllarda, Bauhaus, sanat ile yaşamı birleştirmeyi ve “tasarım” kavramının kapsamını, değişim değeri taşıyan bütün gösterge ve formları içine alacak biçimde genişletmeyi hedefliyor; metanın kullanım değerini ve bireyi özne olarak kabul eden ve sanatçının bağımsız ifade gücünü temel alan yeni ve ilerlemeci bir tasarım anlayışını savunuyordu. 1970’lerden sonra, bilgisayar ve otomasyon sektörlerinin gelişmiş olduğu, denetimin, nitelikli işgücünün ve bireysel girişimciliğin çok önem kazandığı Post-Fordist dönem, üretim ve tüketimi eskisinden çok farklı biçimde tanımladığı gibi, ürün tasarımına ait eski politika da değişiyordu. Üreticilerin aynı zamanda tüketici olduklarının anlaşılmasıyla, üretim ve tüketimin devir hızının artırılmasına dönük “yeni bir insan tipi”, “yeni bir tasarım ve ürün anlayışı” ve bu sürecin fabrikası olan yeni mekânlar yani “alışveriş merkezleri” tasarlanmalıydı.

“Rekabet arttıkça, tüketiciyi baştan çıkaracak özel yöntemler icat edilmek zorunda kalındı; ürünün sunulduğu ambalaj neredeyse ürünün kendisi kadar önem kazandı… İçinde bulunduğumuz dönem, bu tarihte nitel bir sıçramaya işaret eder. Post-Fordist üretimin ‘esnek uzmanlaşmasıyla’ birlikte, metalar sürekli olarak değişik çehrelere büründürülür ve piyasalarda durmaksızın pazar açığı yaratılır… Metanın müşteri profiline uyarlanması ‘minyatür-ben’lerin oluşturulması yönündeki bu kesintisiz süreç, bugün yaşanan tasarım enflasyonunu körükleyen nedenlerden biridir..” (1)

Ambalajın ürünün yerine geçmesiyle başlayan tasarım enflasyonunun temel taşı, marka bilincinin tahta çıkarılmasıdır. İletişim ve medya sektörüyle beslenen marka bilinci ise, giderek çağdaş yabancılaşmanın köşe taşlarından biri olmuştur. Otomobiller, bilgisayarlar ve tekstil ürünleri gibi insanın bizzat kendisi marka olmaya adaydır. Bu yüzden, günümüz insanı müzik bestelemek, resim yapmak veya mimarlık yapmak için değil, aynı alanları kullanarak marka olmak için büyük çaba gösterir. Bu zorlu ve rekabete açık marka olma uğraşının yolu popüler kültür, moda ve reklam dünyasının izlerini takip etmekten geçer. Gelip geçici de olsa, Andy Warhol’un “on beş dakikalık şöhreti”, çağdaş birey için tanımlanmış en cömert bireysellik önerisi değil midir?

Bu değişim eşiği, rönesans sanatçısının yüzlerce yıl önce elde etme hayalini kurduğu, bu birikimi izleyen Modern sanatın ise 20. yüzyılda gerçekleştirebildiği özgür sanatçı bireyin ve özgür tasarım bilincinin çöpe atılmasını simgelemektedir. Başka bir deyişle, “tasarımın yeni ekonomi politiği” oluşmuş, kimliğin markalaşması geçerli bir kavram haline gelmiştir.

Birbirinden farklı otomobiller, plazma TV’ler, TV programları, renkli cep telefonları ve moda defilelerinin baş döndürücü fantastik dünyasında, tasarım yalnızca sıradan bireyin arzularıyla ilgili olmalıdır. “Yani tasarım adeta bir nevi narsisizm olarak ortaya çıkıyor. Görüntüden ibaret, derunu olmayan bir narsisizm; öznenin,aynı zamanda kendi potansiyel yok oluşu anlamına gelen ilahlaştırılması” (2).

Arzuya dayalı tüketim talebi ve ona hizmet edecek tasarım kavramı da, Post-Fordist dönemin gereklerine uygun olarak küreselleşmelidir. Böylece, sıradan birey veya sınıfların zevk düzeyinin tanımlanmasında daha önce kullanılan “alt kültür”, “üst kültür” kavramları ise giderek alt üst olacak, tekboyutlu (bol tasarımlı) “düzeyi şaşmış” bir kültür anlayışı egemen duruma gelecektir.

Bu, çağdaş iktidar ağının, demokrasi biçimlerini kullanarak uyguladığı çağdaş hegemonya biçiminin ta kendisidir. Popüler kültür, ortak alışveriş biçimleri, ortak gösteri kültürü ve bu ortak talepleri karşılayacak “tasarımlar” ile ilmik tamamlanmış olur. Düşünmeyen, yaratmayan, hayal kurmayan, sorunlarıyla ilgilenmeyen, tüketim iştahları yüksek olan insan/toplumların gündelik yaşam döngülerini kurgulamanın bu yeni hegemonya biçimi oldukça yaygınlaşmaktadır. Sanatçının geleceği sezme ve görme yetilerinin üstünlüğünü, Benjamin’in 1927’de yazdığı ve konumuzu çok ilgilendiren “Pasajlar”dan bir bölüm ile analım: “Dünya fuarları malın değiştirme değerini çarpıtır. İnsanın zaman geçirmek için içerisine daldığı bir fantazmagori oluşturur. Eğlence endüstrisi de insanı malın eriştiği düzeye yükselterek, bu fantazmagoriye girmesini kolaylaştırır.

İnsanoğlu da kendine ve başkalarına yabancılaşmasının tadını çıkararak, kendini böyle bir dünyanın yönlendirmesine bırakmış olur” (3).

Kapitalizmin Post-Fordist döneminde, yaşam tarzını, ürünün cinsini ve tüketim alışkanlıklarını etkileyen ana kavramlar, otomasyon aygıtına bağlılık, hayal kurma yetisinin azalması, gelip geçicilik, popülizm, gösteri-moda dünyası ve kültürel imgelerle biçimlerin metalaştırılması olmuştur.

Tartıştığımız, “tasarım”, “markalaşma”, “popüler kültür” ve “gösteri-moda kültürü” gibi kavramları, mimari yapılar açısından incelemeye başladığımızda, karşımıza, en iyi ipuçlarını bulacağımız alışveriş merkezleri ve gösteri mimarlığının favori alanları olan müze ve otel yapıları çıkmaktadır.

Alışverişin Mimarlığı
Alışveriş etkinliğinin sosyal çekirdeği olan, müşteri-meta-satıcı üçgeninin geçmişteki var oluş biçimini etkileyen odak, din ve yönetici devlet kurumları tarafından belirlenen kent merkezi ve sivil yaşam olmuş, toplumsal ilişkiler bu etkinliğin ekonomi politiğinin zaman içinde oluşumunu sağlamıştır. Yaşadığımız dönemin en büyük yabancılaşma kültürünü yaratan “alışveriş merkezleri” uygarlığın ilk evrelerinden itibaren incelenmelidir.
Alışveriş etkinlikleri, Mısır-Hitit döneminde, çekim alanı olan tapınakların çevresindeki açık mekânlarda yapılıyordu. Alışveriş etkinliğinin bir mimari biçim alması ve kentin ayrılmaz bir parçası olması olgusu, Antik Yunan-Hellenistik döneme aittir. Agoralar ve Roma dönemindeki forum, ilk planlı alışveriş etkinliğidir.

Ortaçağ Avrupası’nın alışveriş yeri olan pazaryerleri ise, katedrallerin çevresinde ve meydanlarda kurulan seyyar panayırlarla birlikte plansız bir etkinliği işaret ediyordu.

12. yüzyıldan sonra, alışveriş etkinliği seyyar birimlerden özel fuarlara, depolara ve üstü kapalı tekil dükkân anlayışına dönmüştür. Malın sergilendiği dükkân, deposu ve tüccarın evi tek bir birimde yer almaktadır. Norveç’in ilk başkenti olan Bergen’deki Hansa Birliği Mahallesi buna güzel bir örnektir. Dükkânlı alışveriş kültürü açısından iyi bir örnek de Bologna kentidir. Kentin en özgün yanı olan, 40 km uzunluğundaki portikolar, mimarinin bütün kent planıyla bütünleşmesini simgelemektedir. Bütün kenti, açık havaya çıkmadan gezip alışveriş yapabilen Bolognalıları; yağmur, kar ve aşırı güneşten koruyan portikolar, büyük ölçüde dükkânların da yarıaçık alanlarıydı. Bologna Belediyesi’nin sürdürdüğü çok başarılı kentsel dönüşüm projesi sonucunda, orta boy alışveriş sektörü tarihi kentteki portikolu dükkânlarına geri gelmiş, istihdam ve ticaret gelişmiş ve yedi yüz yıllık tarihi kent geri kazanılmıştır. Tabanları özel bir mermer ve mozaik işçiliğiyle kaplı olan portikolarda yer alan bütün dükkânlarda alışveriş sürdürülmektedir. Bologna kentinde, alışveriş yapan kişinin kent ile etkileşimi ve diyaloğunun kent planının belirlenmesindeki yapıcı rolü çok berrak biçimde anlaşılmaktadır. Benzer örnekler öteki İtalya kentlerinden de verilebilir. Genel karakter, alışveriş kültürünün, kent nüfusu ve gereksinimleri artmış olsa bile tarihi kentten ayrılmamış olmasıdır.

Batı, Ortaçağını yaşarken, Anadolu ve Ortadoğu, “Asur Ticaret kolonileri döneminden” bu yana, ticaretin merkezinde yer almaktaydı.

Selçuklu-Osmanlı kültürü içinde önemli yeri olan çarşılar; İstanbul, İzmir, Bursa vb. tarihi kentlerde alışverişin mimarlık kültürünü yaratmışlardır. Selçuklu döneminde, kervansaray avlusunda kurulan çarşılar, alışveriş kültürünün en canlı örneğiydi. Osmanlı mimarlığında, kapalı çarşı anlamına gelen bedestenler bu kültürü sürdürdüler. Bedestenler, cami, kervansaray ve hanlarla bütünleşerek kentsel kurguya katılmışlardır. Osmanlı’nın başkentlerinden Edirne, 15. yüzyıldan itibaren, doğudan gelen malların alışverişinin yapıldığı, sonra Balkanlara açıldığı, aynı zamanda Avrupa’dan gelen malların da satıldığı çok zengin bir ticaret kentiydi. Bu yüzden, artan ekonomi ve ticaret yoğunluğunu karşılamak, aynı zamanda cami ve imaretlere gelir sağlamak için kentte birçok çarşı, han ve bedesten inşa edilmişti. 1569’da Mimar Sinan’ın yaptığı Ali Paşa Çarşısı yüz otuz dükkândan oluşmuştu; üç yüz metre uzunluğunda olup altı kapılıydı (4). Başka bir Osmanlı başkenti olan Bursa’da ise ilk bedesten olan ve dokuma ürünlerinin satıldığı Emir Han yer alırdı. İstanbul’un fethi ve başkent olmasıyla birlikte, alışverişin ticari örgütlenmesi ve mimari formasyonu zirvesine ulaştı.

Bizans İmparatorluğu sınırlarında yer alan İzmir’in (Smyrna), alışveriş tarihi ise 800 yıl geriye uzanmaktadır. İpek Yolu’nun batı ucundaki ticaret merkezi olan İzmir’de liman, Hisar Camisi’nin bulunduğu bölgeye kadar gelirdi. Limanın ağzında ise, 12. yüzyılda Bizanslılar tarafından kurulan İzmir Liman Kalesi bulunmaktaydı. Kale tarafından korunan limanın sağ kıyısında ise Frenk tüccarlarının dükkânları, limanın iç kısmında da kervansaraylar bulunurdu. İpek Yolu’nu izleyen deve kervanlarıyla İzmir’e getirilen mallar bu hanlara indirilir, Ceneviz tüccarları aracılığıyla da limandan gemilere yüklenerek ihraç edilirdi. İşte bu bölgede, birçok tarihi mekânı kucaklayan Kemeraltı denilen yerleşim bölgesi oluşmuştur. Zaman içinde bu bölgede yerleşim gelişmiş; hanlar, hamamlar, camiler, kiliseler, havralar, şadırvanlar, oteller inşa edilmiştir. Bölge, alışverişi besleyen biz dizi kültürün biraraya getirildiği bir ticaret merkezi olarak gelişmiştir. Halen orta-yoksul kesimin alışveriş yaptığı Kemeraltı, adını, caddeyi boydan boya aralıklarla süsleyen “arasta” denilen kemerlerden almıştır.

Doğu Akdeniz liman kentleri arasında çok önemli bir ticari yeri olan İzmir’de, 18. yüzyılda İngiliz, Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıklar kendi gümrüklerini, alışveriş kültürü ve mimarlığını geliştirmişlerdir. Bu yüzyıl, İzmir’in ticari açıdan büyüme ve zenginleşme dönemiydi. Frenk Sokağı’nda, Paris’ten en son gelen malların sergilendiği butiklerle Almanya’da piyasaya çıktığı gibi gelen daktilo, gramofonlar ve dikiş makinalarının satışa sunulduğu büyük mağazalar vardı (5).

1671’de, Evliya Çelebi, her zamanki abartılı anlatımıyla şunları söylüyordu: “İzmir’de ticaret yerleri öylesine kalabalık ki, insanlar birbirlerinin omuzlarına değmeden ilerleyemiyorlar. İzmir’de bütün sokaklar tertemiz ve beyaz kaldırım taşı döşeli… İzmir halkının tamamı kürk elbiseler giyen tüccarlardan oluşuyor” (6). Antik dönem agora merkezinden yeni düzenlenmiş olan Konak Meydanı’na uzanan Kemeraltı bölgesi, kentsel dönüşüm projesi ile kente katıldığı zaman, çağdaş yaşam kültürünün de marka merkezlerden kentin merkezine gelmesi için ilk adım atılmış olacaktır.

17. yüzyıl başında Avrupa kentlerinin nüfuslarının artmasıyla fuar, panayır türü alışveriş etkinlikleri giderek büyük açıklıklı, dökme demirden, çokkatlı kapalı fuar mekânlarına dönüşmüştür.

Bu çokkatlı yapıların alt katı mağazalar ve yaya sokakları, üst katı ise tüccarların bürolarıydı. Bu kapalı yapıların kurduğu toplumsal ilişkilerin sonucunda kent planı değişmeye başlamıştı. En güzel örneklerden biri, Milano’nun ünlü Duomo Katedrali’nin baktığı Duomo Meydanı’nda yer alan, 19. yüzyılın devboyutlu alışveriş merkezi olan Galleria’dır. 1865’te mimar Giuseppe Mengoni tarafından yapılan Galleria V. Emmanuele, dökme demir ve cam ile yapılan ender büyük yapılardandır. Galleria, kent planına getirdiği öneriyle, La Scala ve Duomo Meydanlarını birleştirdiği gibi 1848 Devrimi’yle alevlenen milliyetçi akımların etkisiyle, kilise ile devletin birliğini de temsil etmeyi amaçlamıştı. Yapı, çok büyük mağazaları, kentin önemli meydanlarını bağlayan geniş iç sokakları ve üst katlarında yer alan tüccar bürolarıyla, Milano’nun en yoğun ticaret merkezlerindendir.

1818’de inşa edilen Gostiny Dvor Alışveriş Merkezi, Moskova’nın en büyük ticari yapısıydı. 178 bağımsız dükkân ile açılan merkez, Leningrad kuşatmasında tahrip edilmiş, daha sonra restore edilerek St. Petersburg’un en büyük alışveriş merkezi olmuştur. Halen alışveriş işlevini sürdürmektedir.

1830’da mimar Inigo Jones tarafından yapılan Londra Covent Garden Çarşısı, 17. yüzyıldan beri meyve ve sebze pazarı olan meydanın geliştirilmesi sonucunda oluşmuştu. Yapıldıktan sonra, çevresinde dükkânlar, zengin evleri, çiçek pazarı ve Ulusal Tiyatro kurulmuştu. İzmir Konak Pier’in yapısına çok benzeyen demir konstrüksiyonu ve cam çatısı ile günümüzde alışverişin dışında konser, dans ve sokak tiyatrosu gibi değişik etkinlikleri de barındırmaktadır.

Art Nouveau döneminin Paris pasajlarını unutmayalım.
“Paris pasajlarının çoğunluğu, 1822’yi izleyen on beş yıl içinde yapılır. Bunların yükseliş döneminin birinci koşulu tekstil ticaretindeki büyük yoğunlaşmadır… Pasajlar, lüks eşya ticaretinin merkezlerindendir… Pasajların oluşumunun ikinci koşulu demir konstrüksiyonun kullanılmaya başlanmasıdır… Endüstriyel lüksün yeni bir buluşu olan bu pasajlar, bina kütlelerinin arasında uzanan, üstleri cam kaplı, mermer duvarlı geçitlerdir.. Işığı yukarıdan alan bu geçitlerin iki yanında en şık dükkânlar uzanır; bu nedenle böyle bir pasaj, küçük bir kent, dahası küçük bir dünyadır” (7).
İstanbul Beyoğlu’nda Markiz Pastanesi’nin bir bölümünü oluşturduğu Şark Aynalı Pasajı 1840’larda inşa edilmişti. Zamanında altta dükkânların, üstte de imalatçıların yer aldığı pasaja, dönemin ünlü kitapçılarından Koehler Kardeşler, Mandus Matbaası, Kuaför Kristis, Terzi Mulieri, İplikçi Kalagas evsahipliği yapmıştı.

Birçok yıkım tehlikesine ve uzun bir zamansal boşluğa dayanmış olan ve Osmanlı döneminde Yeni Osmanlı aydınlarını, Cumhuriyet döneminde ise şairleri, yazarları ve sanatçıları biraraya getirmiş olan Pasaj, 2004 yılında çarşı ve pastane olarak çağdaş kullanıma açılmıştır.

19. yüzyıl, Avrupa’da çokkatlı mağazalar dönemiydi.
İkinci Dünya Savaşı’na kadar varlığını sürdüren bu alışveriş yapı tipolojisinin en önemli özelliği, tek katlı yaygın alışveriş tipinin aynı taban alanında çokkatlı olarak genişlemesi ve birçok firmanın zincir kurarak ülke içinde şube açmalarıydı. 19. yüzyıl sonu ve yeni yüzyılın başlarında, bu yapıların dış yüzeyleri Art Nouveau biçeme göre tasarlanıyordu. Bu alışveriş merkezi anlayışı Kuzey Amerika’yı çok etkilemişti.
Alışveriş merkezindeki değişim, İkinci Dünya Savaşı sonrasında Kuzey Amerika’dan başlar.

Kuzey Amerika kentlerinde, banliyö ve kent mekânını istila eden alışveriş merkezlerinin açılmasında kilit önem taşıyan buluşlar, çok büyük genişlikteki iç mekânlar, alışveriş olanağı sağlayan havalandırma sistemi ve alıcıların bu geniş mekânda rahatça dolaşmasını sağlayan yürüyen merdiven olmuştur. Bu iki icatla, “bölmelere ve katlara dayalı düzenlemenin geçerli olmaktan çıktığı” yeni kesintisiz bir mekân yaratılmıştır (8). “Arabalara kapalı, ağaçlı çarşı yeri” anlamına gelen ve ABD alışveriş dünyasının en önemli organı olan “mall” kavramının fikir babalığı ise, Avusturyalı Musevi işadamı, mimar Victor Gruen’e (1903-1980) aittir. Victor Gruen, 1932’de mimari bürosunu Viyana’da kurmuş, sosyalist fikirlerinden, hattâ 1926’da ilk politik kabareleri kurmasından dolayı, dönemin Nazi hükümetinin baskıları sonucunda, 1938’de ABD’ye iltica etmişti. 1947’de, Los Angeles’da, çatısında otoparkı olan ilk büyük alışveriş merkezini tasarlamıştı. 1949’da ise 300 kişinin çalıştığı mimarlık bürosunu kurduğunda, Amerika’nın en büyük mimarlık şirketlerindendi. 1956’da, Minneapolis’te, kendi kuralları ve gereksinim programına uygun ilk “mall” doğmuştu. Gruen, “mall” kavramının geleneksel kent merkezinin yerini doldurmasını, insanların iklimlerden etkilenmeden, sanki kent merkezinde yaşarmış gibi doyurucu bir mekânın keyfini çıkarmalarını hayal etmekteydi. Kent planlamasındaki temel düşüncesi ise, kent merkezindeki yoğun trafiği azaltmak üzere yeni bir kent ulaşım sistemi, geniş yaya bölgeleri ve banliyölere taşınmış büyük alışveriş merkezleri tasarlamaktı. Gruen, geç yaşlarında kendi alışveriş merkezlerini gezdiğinde, yapılarını hep güzel kentsel ortamlar içinde hayal ettiğinden dolayı büyük bir hayal kırıklığına uğramıştır (9).

Geleneksel kent merkezlerindeki otopark sorunları, yoğun trafik ve hava kirliliğine karşılık, insanların, banliyölerde kurulu “yol” merkezli, bol otoparklı alışveriş merkezlerine gitmeleriyle, otomobile bağımlı alışveriş kavramı geçerlilik kazanmış oluyordu. Kent merkezi terk edildiği gibi, kentin sivil toplum tarafından merkezi ve demokratik olarak planlanması anlayışı da terk edilmiş oluyordu. Özel sektörün “mega projeleriyle” parçalanmış olan kent planlamasının odağı, kamusal içerikten salt “ekonomik” olana doğru kaymıştır.

Kentin terk edilmesi ve yersizleşme, Post-Fordist üretim-tüketim kavramına göre, insanların üretim dışında kalan sınırlı sürelerindeki tek etkinlikleri olan tüketim ve tüketerek eğlenme eylemlerinin planlandığı ve denetlendiği, bir fabrika kadar rasyonel ve güvenli olan alışveriş merkezlerinin toplumlara dayattığı yaşamsal bir zorunluluktur. İnsanın uyandığı andan yatacağı ana kadarki günlük yaşam süresindeki üretim ve tüketim etkinliklerinin planlandığı/denetlendiği bu yeni dönem, popülist demokrasinin eliyle sürdürülen yeni bir hegemonyayı işaret etmektedir. Kent dışında ve banliyölerdeki yeni mega merkezlerde yürütülen bu tekboyutlu alışveriş etkinliği, tüketiciye yeni, sahte ve yapay kentsel peyzajlar sunmakta, cazibe alanını kent merkezinden dışarıya doğru saptırmaktadır. İnandırıcılığını sağlamak görevi de, tasarım silahıyla donatılmış olan mimara kalmaktadır.

Örnek olarak, ülkemizde son yıllarda, kent merkezlerindeki alışveriş, eğlence, konaklama ve öteki kültürel etkinliklerin zayıflaması, insan yaşantısının gerçek kent tarihi ve doğasından uzaklaşmasını ve kentsel gelişmeyi engellemektedir. Oysa, Anadolu kent merkezlerinde, tarih içinde gelişen yaşam kültürü hiçbir zaman tekboyutlu olmamış; din, alışveriş, eğlence, eğitim, sanat, zanaat gibi etkinlikler aynı kentsel mekânda birlikte yaşamıştır. Kentlerimiz, Cumhuriyet ile birlikte sivil bireyin ellerine teslim edilmişken, kentten kaçışı işaret eden ithal mega projelerle yeniden ellerinden alınmaya çalışılmaktadır. Sivil toplum anlayışı ile kent ve tarih bilincinin, ülkemize göre çok daha yüksek olduğu Avrupa kentlerinde, büyük mega alışveriş merkezlerinden çok, alışverişin tarihsel mekânları veya kentsel dönüşümle alışveriş işlevine dönüşmüş tarihi yapılar kullanılmakta, oluşan eksikliği ise mahalle ölçeğinde kurulu modern marketler gidermektedir.

Avrupa kentlerinde yer alan bazı modern alışveriş merkezleri, mimari anlamda, yazımız boyunca irdelemeye çalıştığımız antihümanistik niteliklerin tamamen dışında, alternatif öneriler sergilemektedirler.

Tümünün ortak yönü, bir birikimin devamı olarak mimarlığın, ortak tarihsel kültürün ve tarihi kentin, alışveriş ve ticaretin çağdaş gereksinimleriyle birlikte sürdürülebilirliğini sağlamaktır. En azından Avrupa kentlerinde büyük uzlaşma bu biçimde sağlanmıştır. Renzo Piano’nun iki büyük Avrupa başkentinde tasarladığı alışveriş merkezlerinin bu konuya örnek olduğunu düşünüyorum. Piano’nun Bercy Alışveriş Merkezi projesi (1990) Paris içinde yer alan Bercy bölgesinin, genel anlamda yeniden yapılanmasını ve bu marjinal bölgenin kentsel-sosyolojik dengesinin korunmasını amaçlıyordu. Plan dahilinde, alışveriş merkezinin dışında iş merkezi, bürolar, 700 kişilik bir konut kompleksi ve sosyal birimlerle bir otel yer almaktaydı. Mimari kararların ilki kentin geliştirilmesini işaretliyordu. Arsanın bulunduğu bölgede, tren yolu, otoyol ve nehir yer aldığından, Piano’nun ikinci mimari kararı, yapının biçiminin kentin bu dinamik ve gerilimli bölgesine tasarımsal bir yanıt olmasıydı. Bu anlayışla tasarladığı değişik yarıçapla dönen parabollerden oluşan strüktürü, aynı anda iç mekânları ve yüzeylerin tümünü tanımlıyordu. Yapı, strüktürel saydamlığı, ahşap kaburgalardan oluşan iç mekânın doğal ışığı ve iç peyzaj ile, hem mimarlığın insana ve kente ilişkin görevlerini yerine getirmiş, hem de ticaret işlevini mükemmel biçimde gerçekleştirmiştir.

Berlin Potsdam bölgesindeki mimari çalışmalarda etkin rol alan Piano, Daimler-Benz bölgesinde tasarladığı bir dizi yapısını ve iki kentsel bölgeyi, Arcade Alışveriş Merkezi (2001) sayesinde birbirine bağladı. Meydanların ve yolların bir devamı gibi düşünülen Arcade, zeminde kullandığı gri granit kaplama, komşu yapıların bile algılanabildiği akıllı cam çatısı, duvarların sivilliğini anlatan modern tuğla ve sokağın doğal devamı olan Benjamin ağaçları ile kentsel bir çevre oluşturmuştur. Yaz mevsiminde, giriş cepheleri ve çatının belli bölümleri açılabilmektedir. Saydamlıktaki başarısı, tasarladığı kent parçasının görsel bir devamı olabilmesinde yatmaktadır.

Milano Galleria’dan Bologna’nın portikolarına, Londra Covent Garden’dan Beyoğlu pasajlarına kadar bütün örnekler, Avrupa’da birey-alışveriş ilişkisinde kent ve tarihsel kimliğin öncelikli sıraya yerleştiği, modern mimarlığın çağdaş alışveriş işlevlerine dönük geliştirici, yorumlayıcı ve yaratıcı rolünde yükselme olduğu gözlemlenmektedir.

Çağdaş alışveriş kültürünün, içinde yaşadığı kültürel ve fiziksel çevreyi, tarihi kenti ve insanın evrensel özelliklerini yok etmeden alternatif mimari çözümler elde etmesi bilincinin, heterojen-çok kültürlü büyük bir mimarlık mirasına sahip olan ülkemizde de yaşatılması gerekmektedir.

Alışveriş merkezi kavramı, ülkemizde, iletişim devriminin bütün dünyayı sarmaya başladığı 1980 sonrası dönemde filizlenmişti.

Yoğun ithal malları furyası ve gelişen yeni tüketim kavramları sonucunda, yeni bir insan karakteri ve dünya görüşüne uygun mimari çözümlerin ivedilikle yaratılması gerekiyordu. Bu amaçla yapılaşan Galleria, Karum, Atakule gibi büro-alışveriş yapıları bu dönemin usta kalemlerinden çıkmış başarılı mimarlık örnekleriydi. Bu örneklerin tümü de tasarıma kent planından başlayan, doğal ışık ve saydamlığa önem veren, çağdaş alışveriş gerekleriyle insani istemleri birleştiren yapılardı. Ancak, giderek büyüyen talepler sonucunda bütün büyük kentlerimizde üretilen mega alışveriş merkezleri ile, mimarlık kültürünün gelişimi ve psiko-sosyal yaşam kültürü açılarından, büyük olumsuzluklar oluşmuştur. Finans sektörünün hükmettiği yeni şabloncu bir mimari format ve alışverişin mimari standartları (!) ile mimarlığın yeni “Neufert”i oluşmuştur. Sanayi döneminin bitişini ve iletişim döneminin başladığını müjdeleyen bu Post-Fordist ekonomi-politik anlayışının mimari formatı, en zengin kapitalist ülkeden bizimki gibi gelişmekte olanlarına dek benzer biçimlerde uygulanmaktadır. Ancak, bu klasik formatın mimari sonucu, her ülkenin modern mimarlık kültürünün düzeyine göre değişebilmektedir.

Yukarıda söz ettiğimiz format içinde, Alışveriş merkezlerinin arsaları, güvenlik, tesisat ve sirkülasyon sistemleriyle plan-kesit şemaları standartlaşmıştır.

Yapılar, büyük, uygun ve ucuz arsalara sahip imar adalarına gereksinim duyduğundan, arsa yeri banliyölerde aranmalı, imar planı tadilatlarıyla imar adası üretilmelidir. Kent merkezinde yer aldıklarında ise, halihazır kent planı ve düzeni ile otomobil sirkülasyon koridorlarının yeni projeye göre tadil edilmesi gerekir. Bu sistemde, modernlik gereği, kentin doğal gelişme düzeni ve yaşam izleri takip edilmez; tersine alışveriş merkezini yapıldıktan sonra kent planı onlara göre belirlenir.

Bodrum katında geniş bir garaj, büyük bir güvenlik sistemi, zeminde büyük satış holleri (hipermarketler), katlarda mağazalar, son katta ise marka hazır yiyecek ve marka kafelere dayalı “food court”, “sinema” ve “oyun mekânları” yer almalıdır.

Konuya salt insani çekim açısından bakıldığında, bir dizi açıdan cazibe merkezi haline getirilen bu yapılar, yüksek/orta gelirli kesim için yeni bir kentsel mekân, yeni bir kentsel peyzaj, düşük gelirliler için servis otobüsleriyle taşınılan bir prestij elde etme merkezi; her iki grup için de ortak payda olarak, kentten kaçış ve kendine özgü bir dünyaya ulaşma arzusudur. İlginç olan da bu yapıların, insanımız üzerinde oluşturduğu sosyal-psikolojik etkilerdir.

Kent merkezlerimizde -olağanüstü bir kültürel mirasa sahip olunmasına karşın- çağdaş kent planları ve kentsel dönüşüm projeleri geliştirilemediğinden, insanların sosyal-kültürel gereksinimlerini karşılayacak kalitede açık veya yarı-kapalı kentsel mekânlar ve servisleri üretilememiştir. Anayasal açıdan kent planlarını oluşturup uygulatmaktan sorumlu olan kamu yönetimi, görevini yerine getirememekte; bu insani toplumsal görevin ikamesi her yerde devboyutlu alışveriş merkezleri üreten özel sektörce sağlamaktadır.

Günlük yaşamında işinde, evinde ve gri kentsel ortamda sürekli sıkılan ve bunalan birey, alışveriş merkezlerinin pırıltılı, kumarhanelere benzeyen ortamında, ötekileri izlemeye benzer bir keyfi, kendi sorunlarından uzaklaşma rahatlığını ve sınıf atlama hırsını elde etmiş, kent meydanına gider gibi bu mekânlara uğramaya ve sıkıntılarını tüketim yoluyla gidermeye başlamıştır. Böylece, yukarıda sözünü ettiğimiz yabancılaşma ve hegemonya kültürü de işlemeye başlamıştır.

Kentlerimizin çoğunda yer alan, Cumhuriyet öncesinden miras tarihi alışveriş-konaklama bölgeleri, gerek kentin düzensiz ve hızla büyümesi, bu bölgeleri canlı tutan üretim-konaklama-alışveriş etkinliklerinin kent çeperlerine kayması, gerekse insanların gereksinim tiplerinin artması ve değişmesi sonucunda -hiçbir planlama önlemi alınmamasından dolayı- kentin bütününe hitap edemez hale gelmişlerdir. Kentlerin tarih, arkeoloji, sanatsal belleği ve organik parçası olan bu bölgeler; kamu, yerel yönetim, sivil toplum, girişimci eliyle yürütülecek kentsel dönüşüm projeleriyle yeniden kurgulanmalıdır. İçleri boşaltılmış olan bu tarihsel bölgelerde, çağdaş alışveriş, konaklama, eğlence, turizm etkinliklerinin yeni biçimleriyle yer almasını hedefleyen bu kurgu sonucunda kentlinin merkezine dönmesi gerçekleşebilecektir. Bu tür kentsel dönüşüm projelerinin başarısı, konuyla ilgili aktörlerin tümünün katılımına bağlıdır. Ülkemizdeki alışveriş merkezlerinin mimari açıdan ortak niteliklerini ve sosyal açıdan sonuçlarını irdeleyelim:

Gösteri Kültürü
Özellikle büyük kentlerimizde kurulu, giderek küçük kentlerimizin de “olmazsa olmaz hayali” olan mega alışveriş merkezlerinin mimari tasarımlarında hem yukarıda sözünü ettiğimiz tümdengelimci şablon şemalar, hem de kendi içlerindeki büyük rekabet güdüsünden kaynaklanan “gösteri kültürü üretme gereksinimi” yatmaktadır. Gösteri kültürü, markayı hak edecek bir imgeye sahip süslü bir kutu veya parlak bir ambalaj olarak tasarlandığından dolayı; araçlar, yerine göre bir post- modern imge, o günün modasına uygun bir grafik tasarım cephe veya bir tema objesi olmaktadır. Nedense, günümüzde her türlü mimari yapının temalaştırılmasına çok önem verilmektedir. Temalaştırılan süslü kutu, kent içinde veya banliyöde, en iyi biçimde teşhir edilebilmelidir. Bu tür mimarlığın, kent planını geliştirmek, yer aldığı kentsel örgüyü olumlu anlamda etkilemek veya kentsel tarihi referansları kullanmak gibi bir derdi yoktur.

Örneğin, denizaltı yaşamına ilişkin bir tema ile yola çıkan ve İstanbul insanının geleneksel hattâ genetik deniz aşınalığını, bu yapının temel mimari kurgusu haline getirmek isteyen bir mega alışveriş merkezimiz, konuya mimarlık alanından baktığımızda istenilen sonuca ulaşabilmiş midir? Yoksa bu haliyle yalnızca temayı işaret eden isimsel bir alışveriş göstergesi olarak mı kalmıştır? İddia edilen tematik başarı yapının mimarisine yansımış mıdır? Oldukça büyük, devboyutlu görünen bu alışveriş kütlesi, denizaltı gemisini simgeleştiremediği gibi kütleye yanaşan birey üzerinde ezici bir etki uyandırmaktadır. Ayrıca, iç mekândaki motif süsleri, biçimsel olarak sözünü ettiği temanın simgeyi veya metaforu olamayacak kadar cılız görünmektedir. Buradaki kaygı, temayı markalaştırmak ve markaya uygun teşhiri gerçekleştirecek bir yapısal biçim aramak olmuştur. Temel amaç ve tema, “Kadıköy’ün tarih boyunca denizle iç içe olması, denizin de yaşamın dinamiğini, değişimi, coşkuyu, tutkuyu ifade etmesi” olsaydı, belki de, alışveriş merkezinin arsa yeri, gereksinim programı, mimari tasarım kurgusu, iç mekân ve dış kabuğun malzemesi çok daha farklı olurdu. Bunun sonucunda, hem mimarlık işlevini özgürce yerine getirmiş, hem de alışveriş merkezi mimari kurgusunda alternatif bir öneri sunulmuş olabilirdi.

İzmir Konak Pier Alışveriş Merkezi ise, yalnızca yukarıda andığımız deniz temasına değil, bu tür merkezlerin bir dizi sorununa dönük doğru seçenekler sunmaktadır.

19. yüzyılda Fransız Gustave Eiffel tarafından dökme demir tekniği ile yapılan İzmir-Osmanlı dönemi-gümrük binaları, başarılı bir restorasyon çalışması sonucunda, Konak Pier adı altında bir alışveriş merkezine dönüştürülmüştür. Proje, gümrük yapılarının yer aldığı bölgenin yeni işlevlerle kurgulanarak dönüşümünü, yakın kentsel çevresiyle bağlantılarını ve Birinci Kordon ile bütünleşecek bir marina bölümünü de içeriyordu. Yeni tamamlanan Konak Meydanı ile hem yaya köprüsü, hem de deniz kıyı bandı aracılığıyla bütünleşen bu merkezin yaya trafiği -büyük bir otoparkı olmamasına karşın- beslendiği kentsel arterlerden ötürü sağlıklı biçimde çalışabilmektedir. Bu niteliğinden dolayı da, yeni düzenlenmiş çağdaş Konak Meydanı’na, gereksinim duyduğu insani desteği vermektedir. Yapının bir dizi özgün yanı, ona alternatif olma ayrıcalığını vermektedir. Her şeyden önce, kurallarına uygun bir restorasyon örneği olduğundan dolayı bir gösteri-teşhir yapısı değildir. Kent tarihinin, modern İzmir ve insanlarının içi-dışı bir aynasıdır. Yapı, doğal ışığa, manzaraya ve dış dünyaya açıklığıyla, tarih ve deniz kültürünü (fiziksel ve sözsel saydamlık ilkeleriyle) insanlara aktarma konusunda başarılıdır. İçinde dolaşan birey, alışverişin ağırlığını duyumsamamakta, körfezin ve tarihin kokusunu çok canlı biçimde alabilmektedir. Yapının görsel gücü, alışveriş birimlerinin etkisini aşmış; klasik alışveriş merkezlerindeki “bireyin kendine özel dünyası” yerine, yapıyı gezen bireyin, ilginç özellikleri olan 19. yüzyıl yapısıyla, denizle, rıhtımla, modern kent merkezi ve kentin diğer görsel imgeleriyle birarada yaşadığı bir atmosfer oluşmuştur. Yapının özgün hali, klasik alışveriş merkezi gereksinim programının uygulanmasına aykırı olduğundan çokkatlı, “garajdan başlayıp, ‘food court’lara uzanan” mekânlar yerine, aynı katta düzenlenmiş yüksek tavanlı mağazalar, büyük bir kitapçı ve resim galerisi ile deniz kıyısına komşu yemek/içmek eğlence mekânları yer almıştır. Hiçbir alışveriş merkezinde olmayan büyüklükteki giriş hollerinde eğitim-sanat amaçlı sergiler düzenlenebilmektedir. Alışveriş birimlerinin iç tasarımı, yapının tarihsel dokusunu kullanarak yapılmış, bazı dükkânların boşluklarında yer alan tarihi iskele babaları ve özgün demir makasların varlığı sayesinde, tarihsel bellek -alışveriş anında- iletilmeye çalışılmıştır. Proje, tümüyle uygulandığında, Konak Pier, insan-mekân-kent algısının güçlendirildiği, Kordonboyu-Pasaport ile Konak Meydanı’nın kentsel bağlantılarının sağlandığı önemli bir kültürel aktarma organı olacaktır.

Sirkülasyon, Güvenlik ve Ortak Sosyal Alanlar
Tüketimin örgütlenmesine dönük zamansal denetim bu tür yapılarda yaşamsal öneme sahip olduğundan dolayı, otopark büyüklüğü, otoparktan mağazalara ulaşım hatları, rasyonel yaya dolaşım eksenleri, yürüyen merdivenlerin iniş-çıkış yönleri, dükkânların uzaktan algılanabilmesini sağlayan atriyum boşlukları dikkatlice tasarlanmaktadır. İnsanların bu merkezlerde rahatça dolaşıp tüketim yapabilmeleri için merkeze giren üründen tüketiciye kadar bütün aktörlerin güvenliği önem kazanmaktadır. Bu güvenlik sistemi, satıcıyı ve tüketiciyi yangına, terörist saldırıya ve hırsızlığa karşı korumayı amaçlar.

En büyük iddiası kapalı bir kentsel mekân yaratmak olan bu mega alışveriş merkezlerinde, iç mekânlardaki ortak toplanma alanlarının toplam alana oranı çok düşük düzeydedir. Ortak alanlar, salt girişler ve mağazaları birbirine bağlayan sirkülasyon şeritleridir. Merkeze gelen insanların mekânın boşluğundan özgür bir kentli gibi yararlanabilmeleri olanaksızdır. Oysa insanlar, kendilerini tatmin edemeyen kentsel ortamdan kaçarak bu merkeze gelmekte olup, alışverişin dışındaki sosyal gereksinimlerini karşılayabilecek bazı mekânlara ve doğal bir iç peyzaja gereksinim duymaktadırlar.
• Alışveriş merkezleri, kamu yönetiminin vatandaşa sağlayamadığı “insanlığın bütün gereksinimlerine barınak olma” iddiasını ne ölçüde yerine getirmektedir?
• İçinde, değişik kültür düzeyinden insanların dolaştığı bu mekânların bir köşesinde, rant beklentisinden uzak, sosyal-kültürel ve sanatsal etkinliklerin olması gerekmez mi? Bu, tekboyutlu merkezlerde, düzeyli sinema yapıtlarını, resim-heykel sergilerini, gerçek kitapçı ve müzik-evlerini neden göremeyiz?

Ancak, bu tür merkezlerin gereksinim programını değiştirebilmek için altında yatan evrensel kurgunun da bozulması gereklidir. Çünkü insanlar, bu merkezlere yalnızca alışveriş birimlerini gezmek ve yalnızca alışverişten söz etmek için biraraya gelmek için koşullandırılmışlardır. İç mekânlarda insanların karşılaştıkları bir başka hayalkırıklığı da, çoğunlukla yapay ağaç ve bitkilerden oluşan ve doğal kentsel peyzajı taklit bile edemeyecek denli zayıf peyzaj önerileridir.

Saydamlık Düzeyi
İç mekânın tasarımıyla ilgili olarak da, insanların “kendine özel dünya”larını kurmaları ve ticarete odaklanmaları ancak dış dünyadan görsel olarak uzakta olmalarına bağlıdır. Bu yüzden en radikal kararlardan biri, saydamlığın terk edilmesi, alışveriş hollerinde ve dükkân akslarında doğal ışığın ve dış dünya algısının azaltılmasıdır. Amaç, tüketici bireyin “zamanı ve dış dünyayı unutmasıdır.” Yapı kabuğunun yırtılması, çoğunlukla “food court” katında olur. Bu yapılarda, kafeterya-dinlenme-sanat gösterisi vb. işlevlerle donatılabilecek açık/yarıaçık mekânlar düzenlenmez. Saydamlık anlayışı, yapının içten dışarıya doğru gelişmesini tanımlarken, çok alışveriş merkezinin “saydamlığı” yapının duvarlarında veya çatılarında sonlandırılmaktadır. Büyüleyici, hijyenik iç mekânlar ile insanımızın “dışarıda yaşama” kültürü zayıflatılmıyor mu?

Dekorasyonun Amacı, Tesisat, Akustik
İç mekân için seçilen pırıltılı, hijyenik malzemeler ve yapay palmiyelerle, marijinal semtlerinin kırık dökük kaldırımlarından ve niteliksiz konutlarından alışveriş merkezine gelen vatandaşların günlük dünyası arasında büyük bir zıtlık ve doldurulamayacak büyüklükte bir boşluk bulunmaktadır. İşte, alışveriş dünyasına yoksul ve orta halli mahallelerden gelen bireyin büyülenmesini sağlayan araçlardan biri de bu büyük zıtlığın algılanma biçimidir.

Alışveriş merkezlerindeki tüketici bireyin, yoğunlaşmasına engel olabilecek bütün iklimsel engelleri (sıcak, soğuk, nem, yağmur sesi) ortadan kaldıracak bir iklimlendirme tesisatı ve duvar/çatı akustik yalıtımı yapılır. Çünkü, kendine özgü dünya veya kapalı kentsel merkez olabilmesi için dışarıdaki doğal ortamlardan daha avantajlı bir iklimsel ortam hazırlamalıdır.

Mega Merkezlerin Diyalektik Sonu
Ekonomik bir modelin devamı olarak ortaya çıkmış ve çıkış noktasından itibaren geleneksel kente sırtını dönmüş, insan odaklı olmayan Post-Fordist mega alışveriş merkezlerinin sonunu hazırlayacak olan olgu, yine yarattığı olumsuz sonuçlar mıdır? Yoksa, bu sonu hazırlayacak olan başka bir alışveriş modeli midir?

Hal Foster, son yıllarda banliyölerdeki alışveriş merkezlerinin, selefleri olan pasajların ve büyük mağazaların eski beşiği kente dönmeye başladığını, “megastore”ların sonunu getirecek olan olgunun da internet üzerinden satış kültürü olabileceğini iddia etmektedir (10).

Ayrıca içinde binlerce insanın yaşadığı bu kapalı büyük merkezler, terörizmin tırmandığı günümüzde ne kadar güvenli olabilir? Kimliksiz ve insani bağlantılarından kopuk, içi boş bu marka yapılar ile kentin yakın gelecekte bir hurda yığınına döneceği aşikârdır. Önemli olan, toplumun daha sonra hurdaya dönüşecek yapılar üretmesi değil, alışveriş merkezi tasarım mantığını değiştirmeye çalışmak değil midir?

Alışveriş’in mimarisi konusunda düşünen, eleştiren ve bir dizi kışkırtıcı önerileriyle, Rem Koolhaas şunları söylüyor: “Faaliyetlerimizin hiçbir zaman bir ‘değişim yaratacağını’ düşünmedim. Ben ‘her şeyin’ mimarlığın temel değerleriyle derin bir karşıtlık oluşturacak şekilde değişmesiyle ilgileniyorum… Faaliyetlerimizin temelinde, biçimsel olan ile toplumsal olan arasında makul bir ilişkiyi yeniden icat etme arzusu yatıyor.” Koolhaas, eleştirel görüşler ve kışkırtıcı modeller sunar: “Madem bugün müzeler mağazaları örnek alıyor, neden bir mağaza, kısmen de olsa müze işlevi görmesin?” (11)

Bu düşüncede yatan kurgu-bozum mantığını geliştirelim. Alışveriş kavramının özündeki diyalektik kavramı çift yönlü çalıştırdığımızda ve bu kavramı -basit ticaret dışındaki- öteki sosyal-kültürel yönleriyle birlikte anladığımızda, alışveriş yapan bireyin tekyönlü para-ürün ilişkisinin dışındaki sosyal ilişkilerinin gelişmesiyle mekân, alışılagelmiş mimari kurgusu dışında çokyönlü biçimde zenginleşecektir. Gerçek bir kentsel çevre olacaktır.
Uygarlığı geliştiren insanlığın, kendi yaşam döngüsüne ters mimari yapılara seçenek önerilerini de kendi içinde üretebileceği inancındayım. Belki de, özlediğimiz dönüşümün ekonomi politik eşiğine gelinceye kadar, Koolhaas tipi kışkırtıcı önerilerin sürdürülmesi yararlı olacaktır. Bu da, mimarlığın temel değerlerinden ödün vermeyen, tersine onu geliştirmek isteyen mimarların daha çok alışveriş merkezi tasarlamaları yani, eleştiri ve analiz ile bir arada yürüyen kışkırtıcı ütopik önerilerini toplumun önüne sunabilmeleriyle gerçekleşecektir.

Alışverişin çağdaş mimarlığında oluşan yabancılaşmanın önemli unsurlarından olan gösteri mimarlığını, başka yapı türlerinden referanslarla ve daha ayrıntılı olarak ikinci bölümde inceleyeceğiz.

KAYNAKLAR
1. Hal Foster; “Tasarım ve Suç”, s.36,
İletişim Yayınları, 2002.
2. a.g.e., s.43.
3. Walter Benjamin; “Pasajlar”, s.94, YKY, 1993.
4. Engin Özendes; “Osmanlının İkinci Başkenti Edirne”, s.27, YEM Yayın, 1999.
5. Neslihan Karataş; “Geçmişten Bugüne Kemeraltı”, İzmir Kent Kültürü Dergisi, 2001/4.
6. Çağlar Keyder; “Doğu Akdeniz’de Liman Kentleri”, s.5, Tarih Vakfı Yayınları, 1994.
7. Walter Benjamin; “Pasajlar”, YKY, s.88, 1993.
8. Hal Foster; “Tasarım ve Suç”, s.76,
İletişim Yayınları, 2002.
9. Malcolm Gladwell; “The Terrazzo Jungle”,
The New Yorker.
10. Hal Foster; “Tasarım ve Suç”, İletişim Yayınları, s.77, 2002.
11. a.g.e., s.84.


Yapı 286

http://www.yapi.com.tr/haberler/yeni-tasarim-kulturu-isiginda-alisveris-mimarligi-ve-gosteri-kulturu_61081.html

Read Comment Section
İlk Yorumu Siz Yapın
Gönder

Yorumum onaylandığında e-posta ile bildir.

E-posta adresimle bültenlere abone olmak istiyorum

REKLAM VERİN

Haber gönderin Hemen haber gönderin

Sosyal Medyada Yapi.com.tr:

Abone Ol Yapı sektöründeki tüm gelişmelerden en önce siz haberdar olmak isterseniz e-bültenimize abone olun.
Bülten arşivine erişmek için tıklayın

REKLAM VERİN

Ajanda
TAMAMI » Bugünkü Etkinlikler BUGÜN:
Herhangi bir etkinlik mevcut değil!