Lütfen Tarayıcı Sürümünüzü Yükseltiniz.
 
BÖLÜM SPONSORU Egepen Egepen

10 Saniyelik Bir Sarsıntı

Kimsenin pek de dillendirmek istemediği halde, mutlak bir gün gerçekleşeceği bilinen “İstanbul depremi”: - Geliyorum, diye göz mü kırpmaya başlamıştı?

Milliyet Gazetesi/Çetin ALTAN



nceki akşam saat 19 haberleriyle yorumları noktalanıp, kim bilir kaç bininci kez “pencere”, “boru”, “modern site”, “araba” reklamları başlayacağı sırada; şöyle kanepeye azıcık uzanmaya kalkmıştım ki...
Solmaz:
- Kalk kalk deprem oluyor, dedi.
Hemen tavana baktım, lamba sallanıyordu. Televizyonun tekerlekli altlığı da kayar gibi olmuştu.
* * *
Kimsenin pek de dillendirmek istemediği halde, mutlak bir gün gerçekleşeceği bilinen “İstanbul depremi”:
- Geliyorum, diye göz mü kırpmaya başlamıştı?
* * *
Ne asansörle, ne de 125 basamağı inerek dışarı çıkacak halimiz vardı. Sanırım şavalak bir gülücük yapışmıştı dudaklarıma:
- Merak etme bir şey olmaz, deyip duruyordum.
Bir sarsıntı daha gelirse, duvarlardaki kitaplar üstümüze doğru fırlar mıydı acaba?
Acaba dertop olup yazı masalarının altına mı girseydik?
Çaremiz yoktu, bekleyecektik.
* * *
Nihayet TV ekranlarında “SON DAKİKA”, “FLAŞ” haberleri akmaya başladı.
Çınarcık’ta 4.8’lik bir deprem olmuştu. Halk panik içinde sokağa fırlamıştı.
* * *
Bendenizin çocukluğunda da bazen deprem olurdu. Ne elektrik vardı, ne radyo.
Annem, sadece göbektekinin yandığı, havagazı lambalarının tavana asılı avizesine bakardı ve avizenin de sallandığını görünce; kısık ve korkulu bir sesle:
- Zelzele oluyor, derdi.
* * *
Bir deprem bölgesinde yaşadığımızın farkında bile değildik. Zaten neyin farkındaydık ki; ne köylü ağırlıklı bir toplum olduğumuzun, ne ulusal gelirimizin düşük mü düşük olduğunun; ne ihracatımızın, ne ithalatımızın...
* * *
Komşu ziyaretleriyle, Karaköy-Kadıköy arası vapur sohbetlerinde asla politika konuşulmazdı.
Vapurla uzun Ada yolcuklarında, erkekler birbirlerine yemek tarifleri yaparlardı.
Ve ilkokullarda ufacık çocuklara hamasi şiirler ezberletilirdi:
Süngümü demir gibi ellerimle kavradım,
Şanlara zaferlere yürüdüm adım adım.
* * *
Resmi bayramlarda caddelere kurulan “zafer tâkları”nın üstüne gerilmiş beyaz uzun bezlerde, kırmızı majiskül harflerle yazılmış hep aynı sloganlar bulunurdu; “Ne mutlu Türküm diyene”, “Köylü efendimizdir”, “Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için”...
* * *
1939 yılının sonuncu günlerindeki Erzincan depreminde, bendeniz ortaokulun ilk sınıfında, yani 6’ncı sınıftaydım.
O sırada çok taze bir cumhurbaşkanı olan İsmet Paşa, Erzincan’a gitmiş ve posta pulları basılmıştı Erzincan depreminde İsmet Paşa’yı gösteren.
Aklımda kaldığı kadarıyla 33 bin kişinin öldüğü, Richter ölçeğiyle 8’lik deprem; kendi dünyasında yaşayan İstanbul’da da garip bir şaşkınlıkla karşılanmıştı.
Kimsenin pek de bir haberi yoktu, bir deprem bölgesinde yaşadığımızdan.
* * *
Bendeniz depremin ne olduğunu, 1966’da Varto’ya gittiğim zaman gördüm. 6.5’luk deprem 3 bin kişinin ölümüne, ölenlerin yarısı kadarının da yaralanmasına neden olmuştu.
Nüfusu ne kadardı ki zaten Varto’nun; 9 bin kadar ya vardı, ya yoktu.
* * *
Bahçelerde cenaze kazanları kaynıyor; üstü yorganlarla örtülmüş cenazeler, sıram sıram yıkıntıların arasına uzatılmış duruyordu. Kadınlar göğüslerine vura vura ağıtlar yakıyorlar, erkekler çömelmiş put gibi sessiz oturuyorlardı.
Efendimiz olan köylüler, perişandan da beter bir perişanlık içindeydiler.
* * *
Okullarda, “şoven birer militan” olarak yetiştirilmek istenmiş gençlerden; neler ve neler saklanmıştı acaba?
Gençlerin beyinlerini buzlandırmak kimlerin işine yarıyordu acaba?
Ve etkilerle tepkilerin, sürekli oluşturduğu yeni sentezlerle Doğa diyalektiğinin dışında; politik ve yapay bir statükoya sarılıp kalmak, acaba nelere mal olacaktı Türkiye’ye?
* * *
Önceki akşam 10 saniyelik bir sarsıntı, kim bilir kimlere ne kâbuslar yaşattı.
İstanbul’da 850 bin sakıncalı yapı bulunduğu da biliniyordu.
En sakıncalı olanlar da, genellikle resmi yapılar, resmi hastaneler, okullar falandı.
Besbelli ki bazı inşaatçılar, aldıkları ihalelerde yapıları ucuza mal etmeye çalışmışlar ve hem kötü, hem eksik malzeme kullanmışlardı.
Doğa ise kurnazlığı da, kestirmeciliği de affetmiyor; ancak suçsuz kuşaklara ödetiyordu bedelini.
* * *
Tevfik Fikret, 1894 İstanbul depremi için yazdığı şiire şöyle başlıyordu:
Zelzele
Bin üç yüz ondu...Henüz dün bu köhne izbeye sen
Misafir olmuştun
Ki hep sinirli ve hummalı hastalar gibi yer
Birden
İçin için ve uzun
Bir sarsıntı ile çırpındı kırdı,
yıktı... Keder
Ve korku yüzleri soldurdu; evler,
aileler
Birer döküntü; kalanlar bütün
ezik, yitik...
* * *
Kutuplaşmalar, polemikler, övünmeler, yorumlar, analizler, uyarılar...
Ne var ki, 10 saniyelik bir sarsıntı, çok daha değişik şeyler düşündürüyor insana.

http://www.yapi.com.tr/haberler/10-saniyelik-bir-sarsinti_60237.html

Read Comment Section
İlk Yorumu Siz Yapın
Gönder

Yorumum onaylandığında e-posta ile bildir.

E-posta adresimle bültenlere abone olmak istiyorum

REKLAM VERİN

Haber gönderin Hemen haber gönderin

Sosyal Medyada Yapi.com.tr:

Abone Ol Yapı sektöründeki tüm gelişmelerden en önce siz haberdar olmak isterseniz e-bültenimize abone olun.
Bülten arşivine erişmek için tıklayın

REKLAM VERİN

Ajanda
TAMAMI » Bugünkü Etkinlikler BUGÜN:
Herhangi bir etkinlik mevcut değil!