Lütfen Tarayıcı Sürümünüzü Yükseltiniz.
 
BÖLÜM SPONSORU Egepen Egepen

Demokrasi Ruhunun Mimari Tasarımdaki Anlamı ve Kamu Yapıları

Kamunun toplum içindeki hegemonyacı veya yaptırımcı rolünün azalması, buna karşın sivil toplumun kendi adem-i merkeziyetçi örgütlenmesine dönük ağını genişletip kamuda karar verici-yönetici rolünü artırması gibi olgular 20. yüzyıl son çeyreğinden bugüne dek gelişen en önemli toplumsal olgulardır. Demokrasi kavramı, ilk meclisi kuran Hitit

Vedat TOKYAY
Demokrasi Ruhunun Mimari Tasarımdaki Anlamı ve Kamu Yapıları

odern dünyanın hümanizma düzeyi, “devlet-toplum-birey” ilişkilerine verilen anlamlar ve gerçekleşen yaşantılarla ölçülmektedir. Kamunun toplum içindeki hegemonyacı veya yaptırımcı rolünün azalması, buna karşın sivil toplumun kendi adem-i merkeziyetçi örgütlenmesine dönük ağını genişletip kamuda karar verici-yönetici rolünü artırması gibi olgular 20. yüzyıl son çeyreğinden bugüne dek gelişen en önemli toplumsal olgulardır. Demokrasi kavramı, ilk meclisi kuran Hitit uygarlığından bu yana büyük bir evrim geçirmiştir.

Mimarlığın bu olgulardan ve kamu-birey sorunsalından soyutlanması, etkilenmemesi olanaklı değildir. Mimarlığın, insan aklının bir sonucu olan demokrasi ruhu kadar eski olduğunu düşünürsek, Antik çağda kamu eliyle yapılan ilk yapılaşmaların, tapınak, saray, anfitiyatro, odeon, bouleuterion vb. gibi toplumun tümünün veya temsilcilerinin biraraya gelebildiği; din, yönetim, yasama, yargı ve kültür işlevli kurumlar olduğunu görmekteyiz. Toplumun tümü için karar veren bu kurumların yapılarının fiziksel biçimlendirilmesinin çağlar boyunca gelişimi ilginçtir. Bu kamu kurumlarının en önemli olanları meclisler ve mahkemelerdir.

20. yüzyılda cumhuriyeti ilan etmiş yeni ulus devletlerin çoğu yasama meclislerini Modern biçimde mimari yapılar olarak inşa ederken, bazı ülkeler eski meclis yapılarını çağdaş üstyapı düzenine dönüştürülmüş modern tasarımlarla kullanmayı kabul etmiş; 20. yüzyıldan önce demokratik sistemi benimseyen ulus devletler ise (İngiltere, ABD vb.), Neo-gotik veya Neo-klasik tarzda inşa ettikleri ilk meclis yapılarını korumuşlardır (Westminster ve Capitol) (1).

ABD ve İngiltere’de, Modern Mimarlığın 20. yüzyıl başında aştığı Neo-klasik mimari tarz, bir dönem, kamu yapıları (Capitol, Beyaz Saray) ve ev mimarisinde çok yaygın biçimde kullanılmıştı. 19. yüzyılın son çeyreği ile 20. yüzyılın ilk döneminde, işadamları ve bürokratların aklına ilk gelen ve tercih edilen tek mimari biçim olan Neo-klasik model, şablon olarak; ev, büro, alışveriş merkezi gibi sivil yapılarda veya resmi devlet yapılarında kalıcılığın ve prestijin simgesi olarak kullanılıyordu. Neredeyse uluslararası bir mimari şablona dönüşen, simetri, görkemlilik ve anıtsallık dolu bu yapılar, Antik dönemin gerçek anlamlarından kopartıldıkları için birer dış kılıf veya süslü kutular olarak kalmış, insani nitelikleri yok olmuş, egemen devletin resmi üniforması görünümlerini korumuşlardı. Kanımca bu tür yapıların dış görünümleri, insanlarda kuşaklar boyunca aynı duyumsal etkileri uyandırmıştır. Mimari yapıların anlam üretme gücünün büyük olduğunu ve onları kullanan, hattâ önünden geçen insanlarda değişik duyumlar uyandırdığını düşünmekteyim.

Ünlü izlenimci yazar Virginia Wolf’un “Yıllar” adındaki romanındaki bir kahramanın Londra’daki yüksek mahkeme binasına bakışı her şeyi anlatmaktadır: “Renkli cübbeli adamlar yollardan telaşla geçiyordu; kimilerinin elinde kırmızı çantalar vardı, kimilerinin mavi. Süslü taşın soğuk kütlesini göstererek “adliye yapıları” dedi. Çok iç karartıcı, cenaze alayı gibi görüntüsü vardı” (2).

Yaşadığımız çağ, sosyal yaşam alanlarının tümünde saydamlığın, bireyin evrensel hakları ve özgürleşme alanlarının, kamu kurumlarına katılımının en yüksek düzeyde olması gereken bir çağdır. Kent mimarisinden bütün kamu yapılarına kadar izlenmesi gereken temel ilkeler, mimarlığın, bu yeni-hümanizma anlayışına uyumunu veya biçimlendirmesini sağlamaktır. Yapının dış kabuğu, bireyin yapıya yaklaşımı ve katılımını güçlendiren tasarım araçları, simetri-asimetri ikilemi, bireyin iç mekânın içindeki yeri, saydamlık biçimi, metaforlar ve yapının kent içindeki konumu gibi mimari unsur ve kavramlar aracılığıyla eski ve yeni yapıların insanlar üzerinde yarattığı demokrasi duyumunu kavramamız olanaklıdır. İncelemeyi, ilk bilinen meclis olan Panku’dan başlatıp, Antik çağ Grek ve Roma dönemi meclislerinden 19. yüzyıl ulus devlet meclislerine doğru genişletmek istiyorum.

Hitit uygarlığını Yakındoğu’daki öteki uygarlıklardan ayıran en önemli özellik, insan hakları ve hoşgörü kültürünün gelişmiş olmasıydı. “Başlangıçta öteki kentlerdeki yaşlılar meclisi gibi çalışan Hattuşa’nın yaşlılar meclisi zaman içinde soylular meclisi biçimini alarak Panku’ya dönüşmüştü... Kralın, Panku’ya sormadan savaş açması ya da yerine geçecek olan kişiyi belirleme olanağı yoktu... İmparatorluğun gelişmesiyle Panku aynı zamanda yüksek yargı organı görevi de aldı” (3). “Panku, İyon ve Roma dönemi senatosuna (bouleuterion) ilham kaynağı olacaktır” (4).

Hitit uygarlığının sona erdiği yıllarda Anadolu’da yeşermeye başlayan Grek uygarlığı, bir dizi kültürel alanı -mimarlık, şehircilik, felsefe, tiyatro ve heykeltraşçılığı- kent birimi ölçeğinde biraraya getirmişti. Kentler, daha önce tasarlanmış ve kuralları belirlenmiş şemalara göre kuruluyordu. Örneğin senatörler ile halkın temsilcilerinin biraraya geldikleri meclis, “bouleuterion” (5) denilen bir mimari yapı modelini oluşturmuştu. Senato, hükümetin temel organıydı ve hazırladığı yasaları, halk meclisine sunardı (6). Kölelik sisteminin sürdüğü bu toplumlarda çağdaş demokrasiden söz etmek olanaksız olsa da, en azından toplu halde bir mekânda konuşmak, tartışmak, bir karara varmak gibi yeni bir kültürel etkinliğin yeni bir fiziksel mekânı tanımladığını unutmamak gereklidir. Milet kentinde (M.Ö. 164) inşa edilen ve çok iyi korunmuş olan bouleuterion, senatörlerin oturacağı -anfitiyatro veya odeona benzer- yarım daire biçiminde bir toplantı salonu ile bir ön avludan oluşmaktaydı (7). Ön avlunun ortasında Roma imparatorluk kültüne adanmış bir sunak yer almaktaydı. Bouleuterion yapıları çoğunlukla, payelerin taşıdığı, semer formunda ahşap bir çatıyla örtülürdü. İon kentleri arasında en büyüğü ve gelişmişi olarak kabul edilen Efes kentindeki odeon yapısı, meclis işlevini görmekteydi. 1400 kişilik bu mekân, yarım daire biçiminde küçük bir anfitiyatroyu andırmaktadır. M.Ö. 6. yüzyılda Atina’da inşa edilmiş, Antik dönemin en gelişmiş bouleuterionu, 22.5 m uzunluğunda, 17.5 m genişliğinde olup anfitiyatro formundaydı. 500 kişilik oturma yeri ve konuşmacı kürsüsü tümüyle ahşaptan yapılmıştı. Bouleuterion’un yanında yer alan ve yürütme heyetlerinin kullandığı “tholos”, 18 m çapında, altı adet sütunu, konik bir çatısı olan rotunda formunda bir yapıydı. Tek kapısı, içeriyi aydınlatacak pencereleri ve bir sunağı vardı. Atina Bouleuterionu’na bağlı bir başka yapı da “Metroon”du. Bu yapının en önemli işlevi, Atina vatandaşlarının doğum, ölüm, sanatçılık yeteneklerinin bildirimi, hattâ yeterlilik sınavlarının yapıldığı “meclis arşivi” olmaktı. Üç ayrı yapının kütle düzenlenmesinde kurdukları güçlü bağın sosyolojik nedenlerini çok iyi anlayabiliyoruz (8). Kanımca, bu yapıların mimari formları, oturma düzenleri, saydamlık, akustik ve yapı tekniği anlayışlarındaki evrensel normlar 21. yüzyıla kadar süren bir birikimin kaynağı olmuştur.

Hukuk, inşaat, mühendislik ve mimarlık alanlarında çok gelişkin bir düzeyde olan Roma uygarlığı, kendinden önceki uygarlığın meclis kültürünün üstüne, yepyeni özellikleri olan yeni bir “senato” anlayışı ve yeni bir mimari yapı tipi yarattı. Senato kurumu “curia” denilen yapılarda cisimleşiyordu. 300 kişiden, Julius Sezar döneminde 1000 kişiye kadar uzanan bu kurum, yasa çıkartamasa bile, Roma politikasındaki en egemen güçtü. Tartışma yapılabilecek, düşünce ifade edilebilecek tek mekân burasıydı. Curia yapıları Roma Forumunda inşa edilirdi. M.S. 44 yılında Julius Sezar tarafından yaptırılan ikinci “Curia Julia”, Septimus Severus Anıtı’nın hemen solunda yer almaktaydı. 27x18 m plan ölçülerinde ve 21 m yüksekliğinde, ahşap semer çatılı yapı, tuğla duvarla inşa edilip mermerle kaplanmıştır.

Roma İmparatorluğu’nun bölünmesi, Bizans’ın ortaya çıkması, daha sonra Avrupa feodalitesinin bin yıllık karanlık dönemi ve Osmanlı İmparatorluğu, farklı biçimlerde de olsa mutlak monarşinin egemen olduğu dönemleri işaretlemektedir. Bu dönemin hümanizma ışıkları, önce Magna Carta, Rönesans, Reform, daha sonra 1789 Fransız Devrimi ile ortaya çıkmaya başlamıştır. Rönesans felsefesi, odak noktasına bireyi almış, toplumu felsefeden edebiyata, sanata ve mimarlığa dek uzanan çok geniş bir çerçeve içinde etkilemiştir. 19. yüzyılda Avrupa’da ulus devletlerin ortaya çıkmasıyla, cumhuriyet, ulusal bağımsızlık ve demokrasi bilincinin yükseldiğini, bireyin kamu düzeninde karar verme erkini elde etme iradesinin güçlendiğini görmekteyiz. Bu ideolojik altyapı, kendine mimari üstyapılar aramaktaydı.

Sınırlı inceleme konumuzda, 20. yüzyılda ulusal bağımsızlık savaşı vererek ulus devlet olmuş ülkemizin Millet Meclislerini, Chandigarh ile Dakka örneklerini, Alman Parlamentolarını ve çok yeni bir kamu uygulaması olan İskoç Parlamentosu ile yeni bir mahkeme yapısı olan Bordeaux Mahkeme Binası’nı yorumlamaya çalışacağız.

Türkiye Büyük Millet Meclisleri (1920-1950-1989)

1920’de açılan ilk meclis, 1917’de İttihat ve Terakki şubesi olarak İsmail Hasif Bey tarafından yapılmıştı. Osmanlı canlandırmacılığının etkisindeki Milli Mimari üslubuna göre tasarlanmıştı. 1926 yılında ilk meclise bitişik olarak Vedat Tek’in inşa ettiği CHP Genel Merkezi, yıllarca ikinci Millet Meclis Binası olarak kullanıldı.

Sibel Bozdoğan’ın deyişiyle, “Ankara’nın Cumhuriyetin yeni başkenti ilan edilmesinden sonra, çok kısa bir süre içinde ve ciddi para, malzeme ve işgücü eksiklikleri yaşanan çok elverişsiz koşullarda, Osmanlı canlandırması ‘milli üslubunda’ önemli kamu binaları inşa edilmiştir. Ulus meydanı yakınlarında, bugün ‘eski Ankara’ denen yerde yoğunlaşmış olan bu binalar cumhuriyetin ilk on yılının güçlü milliyetçi hislerini yansıtırlar” (9).

O dönemin Birinci ve İkinci Meclis binaları dahil Cumhuriyetin ilk dönem yeni yapılarındaki mimari biçim, ana kavramı olan yenilik ve devrim coşkusunu, eski imparatorluğun Osmanlı formlarını yansıtarak ifade etmek ve bu duyguları güçlendirmek eksenine oturmuştu. İmparatorluğu devirmiş ve anti-emperyalist mücadeleyle büyük bir ulusal devrim yaratmış olan Türk halkı, cumhuriyeti kurduktan sonra kendini doğrudan temsil edecek ilk meclise -demokrasi ve özgürlük ülküsüne- kavuşmuştu. Ancak, burada fark edilen önemli çelişki ve bulanıklık, devrim meclisine ilişkin mimari ifadenin “aynı anda hem eski imparatorluğu, hem de yeni milleti imleyebilmesi”dir. Ulus devlet, halihazırda elinde bulunan mimarlık kültürünü, Osmanlı-Türk yan anlamlarını ürettiği ve Osmanlı-İslam geçmişinin bütün görkemini çok güçlü biçimde simgeleştirdiği için benimsiyordu. “Modernizm ve Ulusun İnşası” kitabıyla erken Cumhuriyet Türkiyesi’ndeki mimarlık kültürünü anlatan Sibel Bozdoğan, 1940’lı yıllardaki mimarlık dünyasındaki başlıca eğilimleri şöyle anlatıyor:

“Türk mimarları, ister Yeni Mimari’nin ‘kübik’ modern formları ile ister 1940’ların klasikleşmiş, süsten arındırılmış resmi binalarıyla çalışmış olsunlar, ‘modern’ ama ayakları geleneğe basan, ‘milli’ ama aynı zamanda Batı medeniyetinin bir parçası da olan bir mimari peşindeydiler. Dönemin mimari kültürünü bütün estetik, simgesel ve siyasi boyutları içinde temsil eden çok önemli bir olay, 1937’de Kamutay (Büyük Millet Meclisi) binası için açılan uluslararası yarışmaydı” (10).

Yeni bir meclis gereksinimi doğuran nedenler, ilk meclisin fiziksel olarak parlamento işlevlerini karşılayamaz durumda olması, kentin kamusal merkezinin Ulus’tan Kızılay’a kaydırılması; en önemlisi de, on dört yıllık Cumhuriyetin çağına uygun ifadesinin estetik biçiminin araştırılmasıydı.

Büyük Millet Meclisi Yarışması’na katılanlar arasında, birincilik ödülü üç mimara; Clemens Holzmeister, Albert Laprade ve Alois Mezar’a verildi. Her üç projede de dikkati çeken ortak özellikler, klasik cepheli yüksek kolonadların ve keskin gölgelerle anıtsal bir ifadenin varlığıydı. Birinciler arasında Holzmeister’in projesi uygulandı (11). İnşaatı 1950’de tamamlanan yeni meclis yapısının, modern dünyada yer almakta ve Batılılaşma yolunda yavaş da olsa ilerleme kaydetmekte olup ekonomide devlet kapitalizmini uygulayan ve çok partili siyasal rejime daha yeni geçmiş olan bir ulusun demokrasi düzeyine uygun bir üst yapı olduğunu, Kamutay’ın bu yeni biçiminin, artık 1920’lerin “Milli Mimarlık” akımı değil, her kültürde kendine ortak kabuller (12) bulan klasik mimarinin Modernist yansıması olduğunu görmekteyim. Tasarımda simetri, görkemli ifade, anıtsallık, yapının kütlesel büyüklüğü gibi araçların kullanımıyla varılan sonuç, yeni kurulmuş ulus devletin ayakta ve güçlü biçimde var olabildiğini ifade ettiği gibi, devletin birey karşısındaki gücünün de gösterilmiş olmasıydı. Yarışmaya katılan öteki Türk mimarları da aynı Klasik mimari dili kullanmışlardı. Joseph Vago’nun (laiklik niteliğine uygun olmadığından dolayı) reddedilen projesinde ise daha değişik bir sentezi (Klasik mimari ile Osmanlı formlarının eklenmesini) görmekteyiz.

Konu, yarışmacıların tümü için, tek birey veya insan değil, ulus devlet ve kamunun yüceltilmesi olmuştur.

1985-89 döneminde Behruz Çinici, Meclis’in tamamlayıcı yapılarını, bütünleştirici biçimde ve Holzmeister’in anıtsal yapı düzeniyle diyalog halinde (Halkla İlişkiler Kompleksi, Kitaplık ve Cami) tasarladı (13). Bu yapıların ifade zenginliği ve başarılarıyla Holzmeister’in yapısına göre farklılıkları, tasarımda çağdaş dünyaya ilişkin malzemelerin (brüt beton) kullanılması, kütlelerin düşey vurgusu ve geleneksel Türk mimarlığına ait bazı öğelerin (taçkapı, mukarnas) modern bir yorumla ele alınıp kullanılmasıdır. Zamanında büyük tartışmalara neden olan Meclis Camisi, kubbe, minare, şadırvan unsurlarının modern yorumu ve çağdaş dünyada tapınma mekânına ilişkin hümanist önerisiyle, kanımca, Kahn’ın, Dakka Meclis Cami’sinde yaptığı gibi, laik dünya için alternatif bir tapınma mekânı sergilenmiştir.

Chandigarh Sitesi (1952-1965) Le Corbusier
TBMM’nin inşa edildiği tarihlerde Le Corbusier, Nehru’nun da desteğiyle, Pencap’ın yeni sivil merkezini tasarlamakla görevlendirildi.

Site demekteki amacımız, yeni kurulmakta olan bir ulusun özgün ideallerinin tümünü kapsayacak yeni bir sivil kent merkezinin kurulması tasarısıdır. Le Corbusier, hazırladığı 1952 tarihli kent planıyla eğitim, sağlık, alışveriş, kültür işlevlerini kapsayan kent planının odak noktasına parlamento ve yüksek mahkemeyi koyuyordu. Kent örgüsü içindeki kamu yönetim yapılarının kentin sivil etkinlik merkeziyle olan sıcak ilişkilerini ve davet edici niteliğini meydan ve anıtlarla (Açık El, Işık-Gölge anıtları) güçlendiren Le Corbusier, kent nüfusunu 500.000 kişi olarak kabul etmişti. Bu kent planındaki geometrik düzenin Hint insanı tarafından kabul edilmesinin ardındaki sosyal ve psikolojik gücü hiç küçümsememek gereklidir. Geleneksel anlamda düzensiz Hint kentlerinin yerine Le Corbusier’nin kent düzeninin kabul edilmesinde yatan ana neden, yeni bir ulusun ve çağdaş bireyin yaratılmasına ve modern dünyada yer almaya dönük güçlü istemlerdi. Yüksek mahkeme, sekretarya ve parlamento yapıları, cesur-dışadönük ve kucaklayıcı ifadeleriyle yeni kurulan ulusun kendine güven, cesaret ve gücünü duyurmak istedikleri gibi yapı kabuğunun mimari kurgusunda Hindistan iklim özelliklerine uyumu da gözetmişlerdir. Tasarımı doğuran kavramları incelediğimizde, Hindistan geleneksel mimarlığının iklimden kaynaklanan ilkelerinin kullanıldığını; ancak uzaktan yakından en ufak bir “revivalizm” veya Hint Mimarlığına öykünme isteğini görmemekteyiz. Modernizm ile ilk kez tanışan bu halkın, Le Corbusier’nin yarattığı bu tümüyle modern kent örgüsünü bu denli kucaklamasının ardındaki gerçek de budur. Tasarımın ağırlık noktaları, eğrisel formdaki betonarme çatı kabuklarının, kendilerinden bağımsız yapı kütlelerini gölgelemeleri (Hindistan ikliminde rüzgâr ve gölge gereksinimine uyum); yapının yüksek portikolar ile meydana açılması (insanların yapılara katılımları); hiperboloit ve ters tonoz kabuklarla doğaya görsel açılma duyumunun artırılması (Himalaya’ların olağanüstü manzarasına); yapıların su ile çevrelenmesiyle hafifletilmesi gibi konulardır. Le Corbusier, insan bedenine dayalı “Modulor” kuramını bu yapının her noktasında kullanmıştır. Ana kaygısı olan büyük kütlelerin ezici etkisini, -modulor yöntemini kullanarak-, cepheleri “brise-soleil” elemanlarla bölerek, iç mekândaki beton yüzeylerde saf renkleri kullanarak ortadan kaldırmış ve insan ölçeğini elde etmiştir. Doğal ışığın mekânlardaki denetimli varlığı, ışık-gölge ikileminin yönlendirici yanı, bütün sirkülasyonun rampalarla sağlanması, çift kabuklu sistemle sıcaklığın dengelenmesi ve serinletici rüzgârın yapının içine girebilmesi gibi olguların yardımıyla, insani özelliklere sahip yapılar elde edilmiştir.

Le Corbusier’nin tasarladığı büyük Chandigarh halısını ve “Açık El” heykelini de unutmamak gerek... Le Corbusier, halıda, modulor kavramını, kent planını ve bu kente ilişkin bütün düşüncelerini özetlemiş gibidir. “Açık El” anıt-heykeli ise, Le Corbusier’nin, hem güç simgesi anıt kavramına karşı yanıtını, hem de toplumun seçilenlerinin kamuya katılımını -oylarını elleriyle vererek- ve demokrasi kavramını ifade etmektedir (14).


Dakka Parlamento Kompleksi (1982) Louis Kahn

Bangladeş’in merkezi olan Dakka’da (1982) inşa edilen külliye, 300 kişilik meclis salonu, cami, bürolar, yemekhane, çalışanların ve bakanların yerleşim birimleri, mahkeme, spor salonu, okullar ve hastaneden oluşmaktadır. Kahn’ın avan projede, ulusal birliği güçlendirmek amacıyla kültür merkezi işlevlerini de katmak istediğini biliyoruz. Meclis camisi, ana salona bitişik olarak tasarlanmış ve iki değişik toplanma biçiminin aynı külliyede yan yana yer alması kararıyla, geçmiş kültür ile geleceğin demokrasi tasarısı aynı mekânda birleştirilmiştir (15). Kahn, meclis mekânı ile cami mekânının, toplanma biçimi dışında tinsel anlamda da aynı paydada birleşebileceğini düşünmüştür. Elbette, yönleri ve işlevleri farklı olan mihrap Allah’ı simgelerken, kürsü tek insanın kendine yaratmak ve değiştirmek istediği yeni dünyanın demokrasi hayallerini yansıtmaktaydı. Ancak, din kültürünün birincil derecede önem kazandığı bir ülkenin insanlarının Batıdan gelen demokrasi ve laiklik kavramlarını içselleştirebilmeleri için bu ikili çok yararlı olmuştur.

Mekânsal nitelik açısından bakıldığında ise, ana salon aksından açısal olarak farklı konumda olan cami mekânı, dört köşede yer alan dairesel boşluklar sayesinde, ruhani bir ışık ile tanımlanmışken, meclis salonu, parabolik tavanından sağlanan homojen aydınlatmasıyla, at nalı formundaki düşük eğimli oturma düzeniyle ve brüt beton-mermer almaşık iç duvarlarıyla sivil mekân hissini güçlü bir biçimde duyurmaktadır. Yapıyla ilgili bazı yorumlarda, aklında hep Doğu-Batı sentezi yer alan Kahn’ın, geleneksel İslam ve Budist mimarinin bazı kavramlarını kullandığı yer almaktadır. Bazı yorumlarda ise, yapının “Castel de Monte” adında bir İtalyan kalesini andırdığı söylenmektedir.

Ancak yapı, halk tarafından çok sevilmiş ve yeni kurdukları demokratik sistemle özdeşleştirilmiştir. Kahn, yapıyı değişik kurumların kalesi (citadel of institutions) olarak düşünmüş; yapı, kütle organizasyonu ve saydamlık açılarından incelendiğinde kale imgesiyle görselleşmiştir. Kale yapılarını seven Kahn, bu tür yapıların, “dünya içinde ayrı bir dünyanın yaratılması” kavramını güçlendirdiğini düşünürdü. Dakka külliyesinin merkezinde yer alan parlamento salonuna verdiği güçlü anlam ise kale imgesiyle tamamen çakışmaktaydı. Yapının kale imgesi, eleştirmenlerin “insan ölçeğinin yitirildiği” iddiasına karşın, oldukça insancıl bir çerçeve çizmektedir. Dış kabukta, yataylık etkisini güçlendirmek için, tuğla duvar ve yatay-düşey mermer şeritleri olan brüt beton duvar kullanmıştır.. Özellikle, yatay ve düşey mermer şeritlerin oluşturduğu tekrarlanan dikdörtgen düzen, büyük beton blokların parçalanmasında çok etkili olmuştur. Ayrıca duvarların -saf geometrik formlarla- delinmesiyle elde edilen saydamlık duyumu da klasik kale imgesindeki “girilemezlik”, “yaklaşılamazlık” duygularını ortadan kaldırmaktaydı. Külliyenin yüksek kütlelerden oluşmamış olması ve çevresindeki yapay gölden gelen yansımaların varlığı da yapıyı hafifletmekte, yataylık etkisini güçlendirmektedir. Kütle düzenlemesinde, servis mekânları ve büro alanlarından Meclis ana salonuna doğru yükselen hiyerarşik düzen, zirve noktasında, demokrasiyi simgeleyen ana meclis salonuyla tamamlanmıştır. Saydamlık açısından da alışılagelen biçimin çok dışındadır. Dış kabukta, pencereler değil büyük anlamlı boşluklar vardır. Bu boşluklar arka planı anlamlandırmış, hantal kütleyi hafifletip kurumların kalesi imgesini vermiş, aynı zamanda doğal ışığın iç mekâna dağılımında modern mimarlığın en büyük buluşunu gerçekleştirmiştir. Yapının saydamlığı, dolu duvarların parçalanmasında kullanılan geometrik formlarla, iç mekândaki değişim veya geçişleri ifade eden büyük üçgen/daire formundaki boşluklarla, ışık kulelerinin mekânlara ilettiği doğal ışığın kalitesiyle ve halk temsilcileri salonunun üstündeki çatı ışığının gücüyle kendini göstermektedir. Saydamlık ve doğal ışık, Dakka projesinde, birey-yapı ilişkisindeki en sağlam düğüm noktası olmuştur. Kahn, Dahkka’da, demokrasi bilincini yaşamlarında ilk kez tadan, çoğunluğu yoksul ancak yaşadıkları coğrafya açısından uygarlığın en güzel yapıtlarıyla büyümüş Doğulu insanlarla iletişim yolunu bulmuştur. Hollanda veya İngiltere’de anlamsız olabilecek kale imgesi, bu coğrafyada yeni kurulan demokrasinin simgesi olmuştur. Yapının anıtsal ve zaman-dışı oluşunun Bangladeş insanı tarafından anlaşıldığına ve kabul edildiğine inanıyorum (16).

Alman Parlamentoları

Genel anlamda parlamento yapılarının gramerine Almanya gözlüğünden bakarsak, belli sosyolojik anlamlar üzerine oturan koltuk yerleşim düzeninin planlama üzerindeki etkilerine değinmemiz gerekli olacaktır. 1675 tarihli Reichtag meclis düzeninde, üyelerin bakış ekseni imparotor ile onun sağ ve solunda oturan yöneticilerdir. Doğrusal olan bu plan, tek nefli kilise düzenini andırmaktadır. 1848 Alman Devriminden sonra Frankfurt’ta kurulan Ulusal Meclis, kendine mekân olarak bir Protestan kilisesini seçmişti. Bu meclisin radikal değişikliği, yarım daire biçiminde sıralanmış olan temsilci koltuklarının hemen arkasında çepeçevre yer alan halk bölümünün varlığıydı. Bu oturma düzeni, uzunca bir süre meclis iç tasarımına esin kaynağı olacaktı. 1882’de, şu anki Reichtag için açılan ve 189 mimarın katıldığı yarışmayı Paul Wallot kazandı. Wallot, yapıyı, yeni Alman ulusal üslubunu yaratmak için, İtalyan Rönesansı, barok ve gotik üslupları kullanarak tasarladı. 1894 yılında, yapı tamamlandığında, 46 m yüksekliğindeki dört kuleye ve 137 m genişliğe ulaşılmıştı. Ulusalcılığı simgeleyen Reichtag, Alman halkı için bir anlam ifade ediyordu. Bütün gösteriler, “kaiser”in sarayının karşısında değil, Reichtag bahçesinde yapılıyordu. 1933’te, Naziler Reichtag binasını yaktılar. Nazi döneminde, Hitler, dönemin en parlak adı olan mimar Speer ile birlikte, Berlin’de 290 m yüksekliğinde yeni bir yönetim yapısı tasarlıyorlardı. Reichtag, 1939’dan 1945’e kadar, Nazi iktidarı tarafından yalnızca savunma amaçlı bir kale olarak kullanıldı ve Sovyet Ordusu Berlin’e girdiğinde, çok fazla tahrip oldu (17). İkinci Dünya Savaşı sonrasında, 1949’da Bonn, Batı Almanya’nın parlamento merkezi olarak seçilmiş ve ilk adım olarak Martin Witte’nin modern üsluptaki Pedagoji Akademisi (1932), geçici parlamento olarak kullanılmaya başlandı. Meclis salonu gereksinimi ise Alman mimar Hans Schwippert’in tasarladığı dikdörtgen prizmatik formda, cam duvarları olan modern üslupta yeni bir yapıyla giderilmişti. 1979’da düzenlenen mimari yarışma ile Behnisch’in geliştirdiği projenin uygulanmasına karar verildi. Doğu-Batı Almanya ikileminin sürdüğü dönemde, Bonn Parlamentosu, fiziksel ve sözsel olarak saydam bir yapıydı. Yoldan geçen vatandaşların, içerideki çalışmayı görebilecekleri kadar saydam ve incelmiş bir dış duvara sahip olup alışılagelmiş, egemen bir gücü yansıtmıyor; tersine açıklığı ve yaklaşılabilirliği anlatıyordu. Yeni yapı, Avrupa’nın İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ve 20. yüzyılın son çeyreğinde yapılmış belki de ilk saydam meclisti. Park yeri ve ırmağa bakan ana salon dahil bütün çevre doğayı algılayabilecek kadar saydamdı. Yapı, genel grameri oluşturan çelik konstrüksiyon, cam duvarlar, güneş kontrol elemanları, iç mekândaki heykelsi merdiven korkuluklarıyla sivil bir ruha sahip olduğunu adeta haykırıyordu. Yapı, 1999’da, Foster’ın düzenlemesiyle başka bir biçime dönüşen Reichtag’ın açılmasına kadar işlevini sürdürdü (18). Reichtag, ilk açıldığı andan itibaren halkın vizyonunda özgürlüğü ve demokrasiyi simgelemiş, bu yüzden monarşinin nefret ettiği bir yapı olmuştu. Başına bir dizi badire gelen ve on yıllarca işlevine uygun kullanılmayan Reichtag’a eski soluğunu çağdaş bir yorumla veren Foster, bu tasarım aracılığıyla, Avrupa’nın ve bütün uygarlığın 21. yüzyıla ait demokrasi ve özgürlük anlayışını, mimarlık diline tercüme etmiştir. Foster’ın en önemli kavramsal buluşunun başlama noktası, Wallot’ın merkezde yer alan ve iç mekânla ilişkisi olmayan dekoratif kubbesini saydam hale getirmekti. Modern kabuk, yapının merkezinde yer alan ve birbirine kilitlenmiş olan iki kubbeden oluşmaktaydı. Parlamento salonunu kapsayan iç kubbe, süzülmüş doğal ışığı üstteki saydam kubbeden almaktaydı. İç kubbeyi çevreleyen ana saydam dış kubbe alanına ziyaretçiler girebiliyor, parlamento salonuna tepeden yarısaydam bakışı sağlayan dairesel sergi alanını (burada Reichtag ve Berlin tarihini görsel belgelerle) izleyebiliyor, saydam kubbenin içindeki sarmal rampaları izleyip Berlin kentini seyredebiliyordu. Soyut anlamda bile olsa “birey-kamu-kent” üçlüsünün aynı mekânsal kurguda yer aldığını görmekteyiz.

Yapıya ilk girişte yer alan cam duvarın hemen arkasında parlamento ana salonunun yer alması ise saydamlık açısından başka bir yeniliktir. Ana salonun oturma düzeni yarım daire formunda olup izleyicilerin oturduğu balkonlar, eksenin sağında ve solunda yer almaktadır.

Tasarımın son düğümünü, iç kubbenin tam ortasında yer alan ve cam kubbenin tavanını delen, değişebilir aynalardan oluşmuş konik objenin devinimi belirlemektedir. Bu ters konik objenin tasarımındaki ana amaç, saydam dış kubbenin dışından elde edilen doğal ışığın, değişebilir ayna öğeleri aracılığıyla yansıtılıp (ana salona ışık sağlayan) iç kubbenin tavanına odaklanması, bu şekilde ana salonun süzülmüş bir gün ışığıyla aydınlanabilmesi ve üyelerin dış dünya ile gün boyu ilişkilerindeki görsel sürekliliğin sağlanmasıdır. Ters konik objenin ikinci amacı ise baca görevini, yani ana salondaki kirli havanın dış kubbeden dışarıya atılması işlevini görmesiydi. Temiz hava, büyük hava kanalları yoluyla yapının içine alınmakta, kubbedeki fotovoltaik panellerle güneş enerjisi elde edilmektedir.

Akşamları, dış kubbeden gökyüzüne yönlendirilen spot ışıkları, Berlin’e pırıl pırıl bir aydınlık saçmaktadır. Aydınlanma imgesinin de etkisiyle, Berlinliler parlamentonun çalıştığını, seçtikleri vekillerin onlar için orada olduklarını algılayabilmekte, güven duyguları tazelenmektedir.

Yeni Foster yorumunun en önemli özelliği “bireyin, onun adına karar verilen bir kamu yapısıyla olan ilişkisi” odağına demokrasi, katılımcılık, bireysel özgürlük kavramlarını koyması ve saydamlık kavramını salt fiziksel değil, sözsel saydamlık olarak da yürütmesidir. Örneğin, saydam dış kubbe, ters koni ve rampa gezintisi söz konusu olduğunda, yapının en üst noktasına ulaşan birey, öznel bildirisini ters koninin en geniş ağzından ana salondaki vekillere süzülmüş olarak iletmektedir. Soyut biçimde ve metaforik bile olsa, bu çokamaçlı tasarım aracı sayesinde toplumsal katılım teması çok berrak biçimde belirmektedir.

Aslında ters koni, birey-toplum ile onu yönetenlerin (kamunun) çağdaş anlamdaki ilişkilerini, dış kubbe ile iç kubbeyi ters koni aracıyla bütünleştirerek kurmuştur. Yapı, gündüz ve gece Berlin’in bir simgesi haline geldiği, sabah saatlerinden itibaren yüzlerce ziyaretçiyi ağırladığı için kamunun bireyi ezen bir güç aracı olma durumu ortadan kalkmıştır. Tam tersine, insanları kabul eden, içine çeken bir çekim merkezi olmuştur. Yapının kendi tarihiyle kurduğu ilişki ise çok doğrudur. İnsanların Wallot’un binasıyla tarih boyunca kurdukları ilişkinin (“Kaiser”den “führer”e ve nihayet gerçek demokrasiye uzanan) tarihsel anlamda sürdürülebilir olması için bu saydam kamu yapısı önemli roller görmektedir. İnsanlar, yapının dördüncü boyuttaki anlamını ancak bu tasarım kurgusuyla kavrayabilmektedirler.

İskoç Parlamentosu, Edinburgh, (2002) Enric Miralles
Yüzyıllarca İngiltere egemenliğinde yaşamış, özgürlüklerine çok düşkün İskoç halkı, 1997’de eğitim, sağlık, tarım, kültür, spor konularıyla sınırlı egemenlik haklarını elde ettikten sonra, dünyadaki özgür konumlarını ve çağdaş demokrasi vizyonlarını ifade edecek bir parlamento yapısı için sınırlı bir mimari yarışma düzenlediler. Yarışmayı Katalan asıllı mimar Enric Miralles kazandı (1998). Miralles’in projesinde, gelenekselliği veya ulusallığı simgeleştiren hiçbir tasarım öğesi yoktur. Miralles, İskoçya’nın genel topoğrafyasını (dağlarını, tepelerini) soyutlayarak İskoç insanının tarihsel ve evrensel doğa sevgisini yorumlamayı hedeflemiş; parlamentonun, ancak toprağın kazılarak yoğrulmasıyla biçimlendirileceğini ifade etmiştir. Yapı kompleksinin kentle bütünleşmesi veya Miralles’in deyişiyle (19), “İskoç toprağının bir parçası olduğu” teması, bitmiş olan yapıda çok berrak biçimde duyulmaktadır. Miralles, yapıda çok tekrarlanan gemi formları ve limanda salınan kayıklarla, İskoçlar’ın yüzyıllardır aşina oldukları deniz atmosferini hissettirmek istediğini ifade etmiştir. Kompleksteki bütün yapıların dizilim ve sıralanışları; egemen, merkezi, simetrik bir düzenlemeye göre değil, yapıların ifade ettikleri işlevlerin özgünlüğünü ortaya çıkaracak, hiyerarşi zorlaması olmayan, topoğrafyanın dalgalanışını andıran organik kümeleşmeler biçiminde olmuştur. İskoçlar’ın doğa sevgisi, kendine özgü bireysel nitelikleri, mizah duyumları, otoriteye içgüdüsel olarak direnen kişilik yapıları bu yapı ile mükemmel biçimde örtüşmüştür. Mekânların ve sirkülasyon alanlarının özgünlükleri, Girit-Knossos saraylarını andıran labirent biçimi yerleşim; belleklerde çağrışım duygusu uyandıracak metaforik doğa formlarının genel mahallerde güçlü biçimde kullanımı gibi unsurlar, keşif ve seyyahlık gelenekleri olan, hayal kurma yetileri çok yüksek İskoç insanının yapıya katılımını güçlendirecektir.

Ana salon, öteki geleneksel parlamentoların tersine eliptik bir formdadır. Mekân, zemini ve galerisiyle 255 meclis üyesini, 18 ziyaretçi ve 34 basın mensubunu ağırlayabilecek kapasiteye sahiptir. Kuzey ışığı ve tavan, sanki bütün topluluğun ormanda biraraya geldiği hissini verecekmiş gibi ahşap kirişlerle biçimlendirilmiştir. Scharoun’un Berlin Filarmoni yapısında yapmaya çalıştığı gibi, ana salon ve genel dolaşım-toplanma mahallerinde doğal, asimetrik bir ortam, doğanın biçimlerinden oluşan organik bir mekân kurgusu göze çarpmaktadır. Ana salonun ters döndürülmüş gemiye benzer formdaki tavanına ait dikkat çekici bir unsur da, İskoçların geleneksel olarak çok iyi bildikleri ve kullandıkları ahşap malzemenin -soyutlanıp modernize edilerek- tabakalı tutkallı meşe ağacı ve paslanmaz çelik bağlantılarla imal edilerek kullanılmasıdır. Vekiller ve memurların dışında yapıya gelen ziyaretçiler hem ana salonu, hem de daha farklı işlevleri barındıran mekânları (sergi salonları, kitaplık, kafe, restoran) kullanabilirler. Bu kavram, aynı Saynatsalo Belediye Yapısı’nda Aalto’nun düşündüğü gibi, insanların parlamentoya gelme fikrinin zenginleşerek ziyaretçi değil katılımcı olmaya doğru bir yönelimin teşvik edilmesidir.

Meclis üyelerine ait bağımsız modüllerin bina kabuğundaki düzeni, arı kovanını andıran bir kümeleşmeyi, aynı zamanda, her biri çok önemli olan bu arıların bal yaptıkları mekânları simgelerken, belki de yapının en önemli mesajını, bireyin önemini ve özgürlüğü yaratma güdüsünü vurgulamaktadır. Modül odaların dışavurumu, Charles Jencks’in çok güzel yorumuyla, “Demokratik tartışmanın özü olan ‘denge ve devinim’ kavramını simgeleştirmektedir” (20).

Mahkeme Yapılarında Yeni Bir Mimari Yaklaşım: Bordeaux Mahkeme Salonları (1998) Richard Rogers

Mahkemeler genelde, devletin belli yasalar temelinde hukuki konuları çözümlediği veya yasaları çiğnediğinden dolayı insanları cezalandırdığı mekânlardır. Yapısı itibariyle de gücü simgelediği için Modern Mimarlık öncesinde, bireylerin yasalara ve yasal kurumlara saygısını (ve ondan korkmalarını) sağlamak için anıtsal, görkemli yapılar tasarlanmıştı. Kafka’nın “Dava” adlı romanında Bay K’nın yargılandığı o mahkeme sürecinde çok iyi betimlendiği gibi, “birey ile hukuk” arasında çağlar boyunca yaratılmış olan büyük boşluk, insanlarda yabancılaşmayı ve hukuka korkarak saygı duyma eğilimini geliştirmişti. Yaşadığımız son dönemde ise, özellikle Avrupa Birliği’nin geliştirdiği yasal düzenlemeler ışığında, hukuk-insan ilişkilerindeki yabancılaşmayı azaltacak saydam ve hümanist yapılaşma pratiği geliştirilmektedir. Bütün toplumsal iletişim organlarına karşı saydam olan yeni hukuk anlayışı “toplumsal akıl”ın geliştirilip büyütülmesini amaçlamaktadır. Bu anlayışın sonucunda, mimari tasarımın da yeniden üretilmesi gerekliliği ortadadır. Yeni bakış açısı, mahkeme ortamının geleneksel bürokratik, hegemonyacı, soğuk ve kapalı ortamına karşı seçenekler geliştirmektedir. Bu seçenekler, farklı mimari biçimleri ve tasarım araçlarını kullanmakta, içmekânları farklı saydamlık araçları ile tanımlamakta, mahkeme binalarının kent planı içindeki konumu ile malzeme ve teknoloji gramerini yeniden düzenlemekte, “toplumsal akıl”ı simgeleşmiş bu yapıların, hak ettikleri akılcı, hümanist prestije kavuşmalarını sağlamaktır.. Giderek, yeni kuşakların “Adamın suratı mahkeme duvarı gibi” deyimini unutmalarını sağlamalıyız.

Kanımca, Richard Rogers’ın bu yeni yaklaşımı, pek çok açıdan bu yeni düşünceleri yansıtıyor. Yapı, yedi adet fıçıya benzer mahkeme salonundan, 14 m yüksekliğinde geniş ve saydam bir fuaye sokağından ve yönetim büro mekânlarından oluşmaktadır. Eğrisel tabakalı ahşap kaburgalardan üretilmiş; (dışı sedir ve içi delikli plywood panellerden oluşan) ilginç duvar kabuğuyla bütün yalıtımların (ses, ısı, akustik) çözümlendiği; tepesinden aldığı ve ahşap yüzeyleri yıkayan süzme ışıkla içmekânda rahat ve huzurlu bir atmosferin sağlandığı; bu şekilde bütün aydınlatmanın ve havalandırmanın (kirli havanın en üstten atılmasıyla) doğal olarak yapılabildiği; kürsü ve oturma sıralarının tasarımı ile klasik mahkeme salonu iç tasarımından çok farklı, hümanist bir iç mekânın elde edildiği bu mahkeme modülleri, eskiye ilişkin bir şeylerin yıkıldığının resmi olmuştur. Bu modüllerin yüksekliğini ve rotundanın yukarıya doğru küçülen formunu, giderek büyüyen “toplumsal akıl”ın yapıda metaforlaşması, böylece, yeni hümanist hukuk anlayışının prestijinin yeniden iadesi olarak yorumluyorum. Fıçı biçiminde kütleler, 80 m uzunluğunda ve 14 m yüksekliğindeki dikdörtgen cam prizmayı delerek gökyüzüne yükselmektedir. Dikdörtgen cam prizma, tekrarlanan ahşap tonozlarla örtülmektedir. Ara boşlukta ise mahkeme salonlarına girmekte olan vatandaşların yer aldığı bu saydam mekân, özellikle sokaktan algılandığında oldukça demokratik, açık bir mahkeme vizyonunu sergilemektedir.

Rogers, hukukun bütün organlarının açık ve net olarak biçimlendirilmesini düşünmüştür. Birey, sokaktan merdivenleri aşarak girdiği saydam fuaye sokağından yönlenerek, köprüler veya platformları aşarak ilgili mahkeme salonuna ulaşabilmektedir. Mahkeme koridoru kavramı yok olmuştur. Hukuk insanları da aynı salona, arkadaki büro kütlesi ile atriyumu bağlayan köprülerle ulaşmaktadırlar. Yapının iç ve dış kabuğunda modern ahşap malzemenin seçilmesiyle, yüksek hacimlerin insan ölçeğine getirilmesi işlevi sağlanmakta; çelik ve yüksek cam duvarlarla ise çağdaş dünyanın yükselen eğilimleri simgelenmektedir.

Bazı yorumlara göre Rogers, fıçıya benzer salon kütlesinde, şarap üretimiyle ünlü Bordeux kentinin şarap fıçılarından, bu kütlelerin tekrarlanmasında ise, Le Corbusier’nin Chandigarh Mahkeme Salonu kütlesinden esinlenmiş.

Kanımca, hangi kaynaktan esinlenmiş olursa olsun, bütün bileşenleriyle dışarıdan da algılanabilen bu formun kentte dolaşan bir bireyde yarattığı duyum; yeni, algılanması rahat, neşeli, muzip, saydam, mağrur ve kimseyi haksız yere incitmeyecek bir mizaçtır (21).


NOTLAR-KAYNAKLAR
1. Westminster, Magna Carta ile başlayan İngiliz demokrasisini, tarih itibariyle düşünülürse de Batılı demokrasilerin ilkini simgeleştirmektedir. Magna Carta, 1265’te kalıcı meclis binası olarak Westminster bölgesini seçmişti. Ancak, 1834 Ekim yangınında, White Hall dışında bütün yapılar yok oldu. 97 mimarın katıldığı mimari yarışmayı, Sir Charles Barry kazanmıştı.

1860’ta tamamlanan Parlamento Binası, o dönemin uluslararası otorite biçemi olan Neo-gotik tarzda yapılmıştı. Washington-Capitol, Amerikan demokrasisinin klasik tarzda inşa edilmiş meclis yapısıdır. ABD’de uzun bir dönem yaygınlaşan Neo-klasik biçemin köklerini ABD’nin ilk kuruluşunda aramak gereklidir. Amerikan demokrasisinin babası olan Thomas Jefferson (1743-1826) devlet adamı ve mimardı. Yeni Amerika’nın kent planı ve kamu yapılarında Klasik biçemi benimseyip yaygınlaştırdı. Bu anlayışın ilk ve en güzel örnekleri olan White House (1792) ve Washington Capitol (1827) gösterilmektedir. Başka önemli bir eşik olan 1893 Chicago Dünya Fuarı ise Yunan ve Roma tarzı klasik tarz yapılarla dolup taşmıştı.

1. Benevolo, Leonardo; “Modern Mimarlığın Tarihi”, Çevre Yayınları, İstanbul, 1981.
2. Woolf, Virginia; “Yıllar”, s.210, İletişim Yayınları, 2004.
3. Eğilmez, Mahfi; “Anitta’nın Laneti”, Om Yayınevi, İstanbul, 2001.
4. Akurgal, Ekrem; “Hatti-Hitit Uygarlıkları”, s.75-79.
5. “Boule”nin sözcük anlamı “senato”dur.
6. I., Pocha; “Architecture and City Planning”, s.40.
7. Bean, George; “Eskiçağ’da Ege Bölgesi”, s.208.
8. I., Pocha; “Architecture and City Planning”, s.41.
9. Bozdoğan, Sibel; “Modernizm ve Ulusun İnşası”, s.51, Metis Yayınları, 2002.
10. “Kamutay Müsabakası Program Hulasası”, Arkitekt dergisi, s.19-32, 1938.
11. Avusturyalı mimar Holzmeister’in yurtdışından gelen yabancı mimarlar arasındaki yeri önemlidir. Nazilere karşı Avusturya’nın bağımsızlığını savunan Holzmeister, İkinci Dünya Savaşı’nda yüzlerce bilimadamı ve aydının ülkemize göçmen olarak girmesini sağlamıştır. 1927’den 1936’ya kadar Ankara’daki kamu yapılarına ilişkin projeler üzerinde çalışmıştır.
12. O döneme ait Türk Dili ve Tarihi kuramları, Anadolu’daki Hitit, Grek ve Roma mirasının tümünü Türklüğün mirası kabul ettiğinden dolayı İyon, Aiol ve Roma mimarlığının arketiplerinin çağımız mimarlığında
“Klasik Dönem” adı altında uygulanması kabul görebilen bir idealdi.
13. Meclis Camisi, Ağa Han Mimarlık ödülünü kazandı.
14. Besset, Maurice; “To Live with the Light-
Le Corbusier, Skira, 1987.
Birkhauser; “Le Corbusier 1910-65”, Birkhauser, Berlin.
15. Yapının köktenci İslam akımların olmadığı bir dönemde inşa edildiğini belirtelim.
16. Brownlee, David, B.; “Louis I. Kahn:
In the Realm of Architecture”, Rizzoli, 1992.
Klaus-Peter Gast; “Louis I. Kahn Complete Works, DVA.
17. Architectural Review, Mart 1993, Londra.
18. Architectural Review, Ekim 1997, Londra.
19. Miralles’in yarışma dönemindeki bir konuşmasından alıntı: “İskoçya bir topraktır. Yan yana kentlerin biraraya gelmesinden oluşmaz.”
20. Architectural Review, Kasım 2004, Londra.
21. Architectural Review, Temmuz 1999, Londra.

Yapı 281

ETİKETLER: yeşil
http://www.yapi.com.tr/haberler/demokrasi-ruhunun-mimari-tasarimdaki-anlami-ve-kamu-yapilari_61082.html

Read Comment Section
İlk Yorumu Siz Yapın
Gönder

Yorumum onaylandığında e-posta ile bildir.

E-posta adresimle bültenlere abone olmak istiyorum

REKLAM VERİN

Haber gönderin Hemen haber gönderin

Sosyal Medyada Yapi.com.tr:

Abone Ol Yapı sektöründeki tüm gelişmelerden en önce siz haberdar olmak isterseniz e-bültenimize abone olun.
Bülten arşivine erişmek için tıklayın

REKLAM VERİN

Ajanda
TAMAMI » Bugünkü Etkinlikler BUGÜN:
Herhangi bir etkinlik mevcut değil!