Lütfen Tarayıcı Sürümünüzü Yükseltiniz.
 
BÖLÜM SPONSORU Egepen Egepen

İstanbul... Başkentsiz Bir Memleket

Son günlerde reklam kuşağında 2010 Avrupa’nın Kültür Başkenti İstanbul projesinin tanıtım filmleri de dönüyor. “Sahne senin İstanbul” sloganlı her bir karede, hakikatimizle ilgisiz ışıltılı bir İstanbul’u kurgu film tadında izliyoruz.

Radikal İKİ
İstanbul... Başkentsiz Bir Memleket

‘Bazı adamlar var şaşıyoruz/Avuçlarında sıcağı nasıl/Düzenlerini nasıl/yitirmiyorlar/Şaşıyoruz burası İstanbul’

Son günlerde reklam kuşağında 2010 Avrupa’nın Kültür Başkenti İstanbul projesinin tanıtım filmleri de dönüyor. “Sahne senin İstanbul” sloganlı her bir karede, hakikatimizle ilgisiz ışıltılı bir İstanbul’u kurgu film tadında izliyoruz.

İlk kez 1985’te dönemin Yunanistan Kültür Bakanı Melina Mercouri tarafından ortaya atılan ve aynı yıl Avrupa Birliği Bakanlar Konseyi tarafından uygulamaya konan Avrupa Kültür Başkenti projesi, 1985’ten 2000 yılına kadar Avrupa Birliği’ne üye olan ülkelerin kentlerinden birini merkezine alırken artık yeni binyıl nedeniyle birden fazla sayıda ve AB adayı olan ülkelerin kentlerine de verilmeye başlanmış. Bu haliyle şanslı yıl geldiğinde sahne ışıkları altında parıldamaya başlayan kentlerin tanıtımında söz konusu girişimin oynayacağı rolü tahmin etmek hiç güç değil. Dolayısıyla elbette İstanbul da en cicili haliyle çıkacak ortaya. Hele de böylesi fırsatlarda ülkenin genetik koduna işlemiş o bayramlık yüzümüzü gösterme alışkanlığı devreye girince, şaşıracak bir şey yok aslında manzaraya. Ama ne bileyim, bir umut işte, insan başka türlüsünü bekliyor ısrarla. En çok da İstanbul böyle bir sahiciliği hakettiği için...

Tanıtım filmlerinin gülümseyen İstanbulluları arasında çokkültürlülük vurgusu gereği sinagogların önünde zıplayan çocuklar ve teşekkür edilen Moris ile Kirkor adında Kapalıçarşı esnafları da var. Bilindik azınlık prototiplerini, görülmek ve gösterilmek istenen yapay mutluluk ve memnuniyet çerçevesine sıkıştırdığınız zaman esas olarak İstanbul’a büyük haksızlık etmiş oluyorsunuz oysa. İstanbul’un çok daha fazlasını kaldıracak ve paylaşacak gücü var ne de olsa.

Kaçın kurası bir kentten bahsediyoruz. Fethedilen ama sahip olunamayan, başına buyruk bir tarih ve coğrafya dokusundan. Buradaki ruhu 3 Aralık’ta Brüksel’de gerçekleştirilecek Barış Konseri ile de anlatamazsınız. Müziğin “uyum arayışı içinde anlaşmazlıkların aşılabileceğini” göstereceği ifade edilen olan söz konusu konserde Türk, Yunan, Kıbrıslı, Ermeni, Yahudi, İranlı, Mısırlı ve Amerikalı piyanistler birlikte çalacak.

Elbette müzik birleştirir çünkü hem müzisyen denen sanatçı tipi, diğer alanların tüm bireysel yaratıcılarına inat zaten ortak üretime daha açıktır hem de müziğin coşkun yapısı dinleyicileri de kendi sınırlarını aşmaya zorlar.
Ama sorun şu ki İstanbul böylesi alışılageldik girişimlere sığmaz, sığışmaz ve bir kez olsun şöyle doya doya içinden geçenleri haykıramadığı için bu denli hoyratlaşabilmektedir kimi zaman. Onun dilinden sözün bestecisi şairler anlar bir tek.

‘Bir çığlığın içinde yakalıyorum seni/kaç kez İstanbulsu,/parıldayan, ısıtan, yakan bir alev gibi/Üstünde uzun, pis, yalnız sokakların yağmuru/Odaların, merhabaların, gülücüklerin sıkıntısı/Tramvayların, vapurların sıkıntısı/Yitmiş aşkların, yitecek aşkların/Aynı vazoların, aynı örgütlerin, aynı yasakların sıkıntısı’ der Ahmet Oktay ve kentin en baskıcı, en bedel ödetmiş zamanlarına da ortak kılar hepimizi.

Eğer bir kente ödetilen bedellere zamanında ortak olmazsak, o da bizim canımızı yakmaya devam eder. Rivayet o ki, Avrupa Başkenti İstanbul projesi kapsamında kent, kültür varlıklarının korunacağı ve çağdaş müzecilik anlayışıyla sergileneceği yeni müzeler kazanacak. Kentsel dönüşüm projeleri kentin çehresini değiştirecek, İstanbul yeni kültür mekânlarına kavuşacak, kentin kültür altyapısı güçlendirilecek. İçeriğin özgünlüğünü ise belli ki kültür ve çokkültürlülük kavramlarına yüklenen anlam belirleyecek.

Hayata müdahil müzeler

Benim anlayışımın kültürü hayatın damarından beslenir. Dolayısıyla gözler İstanbul’a döndüğünde en çok hayata müdahil müzeler görmek isterim. Bunlar zaman tüneli misali bir sokağın orta yerinde, yaşatılmış acılara yüreklice tanıklık edip şifalandıran mekânlardır. Gönlümüzün tezahürleridir. 6-7 Eylül’de yakıp yıkılan azınlık ev, dükkân ve ibadet yerlerini anımsatan, anımsamaktan, sahip çıkmaktan çekinmediği için de çiçeklerle donatan, onaran yerlerdir örneğin. 1 Mayıs’ın kana bulanmış meydanlarını, bir dönemin alev alev genç insanlarını anlayan ve anlatan yerlerdir ya da.

İstanbul’un semtlerini, o semtlerin değişen sakinlerinin izini sürerek tanımak da mümkün azıcık çabayla. Gidenlerin niye gittiği, gelenlerin niye geldiği çıkar ortaya. Belleği ortaklaştırdığımızda İstanbul da şu öğütücü labirentliğini bırakır belki bir süreliğine çünkü diyeceklerini bir işiten vardır artık. Birbirimizin yalnızlığına dokunduğumuzda en çok İstanbul ürperir. Gülten Akın anlatır onun halini de:

‘Bazı adamlar var şaşıyoruz/Avuçlarında sıcağı nasıl/Düzenlerini nasıl yitirmiyorlar/Şaşıyoruz burası İstanbul’.
‘Akşam kuşlarını İstanbul’un/Damlar üzerinden bir kaldırıp/Başka damlara konduruyoruz/Dışardan yukardan gözlerimizle/Bu camlar yalnızlık camları/Bu camlara yağmur yağdırıyoruz’

Derken sabah olur ve biz bir kez de Nâzım Hikmet’in gözüyle bakmayı öğreniriz mahmur İstanbul’a: ‘Koparmış ipini eski kayıklar gibi yüzer/kışın, sabaha karşı rüzgârda tahta cumbalar/ve bir saç mangalın küllerinde/uyanır uykudan büyük İstanbul’um’.

Bu büyük İstanbul kendi içinde bir memleket. İşte o yüzden başka hiçbir şeyin başkenti olamaz, kendinin bile. Gazi’sinde başka, Tarlabaşı’nda başka, Sulukule’sinde başka bir sabah olur bu kentin. O evlerden içeri girmek gerekir tanımak için çünkü İstanbul kapı eşiklerinden usulca süzülür. Bir kez buyur ettik mi karşıdakini, ötekilik biter. Tanış olunur. Son veririz belki o zaman İlhan Berk’in şu ıstırabına:

‘Bir meyvadır intihar sabah akşam bölüşülür/Rakının adı geçtiği yerde ayağa kalkılır/Fildişi kakmalı aşağılık bir gökyüzü çalkalanıp durur/Minarelerine takılan bulutların sarhoş olduklarını şairler söyledi/Sualler tanzim edilir yaşamaya ait, sorulmaz/Dört yanında Allaha söve söve yaşanır/Bir şehirdesin ki kimse seni tanımaz’.

Ve işte ancak birbirimiz için akıttığımız yaşların arındırıcılığından sonra nimetlenir İstanbul. Bize ait olur gerçekten, öyle ki Metin Eloğlu ile şakasına ödünç İstanbul isteyebiliriz komşu Avrupa kapılarından. ‘Hadi git azıcık İstanbul iste/Kosunlar o denizi bir çanağa/Bir çıkına elesinler o günlerimi/O yazdan Üsküdar’dan ne kaldıysa Elif’ten/Doldur ceplerine/Onlarda yoksa komşularında vardır/Tanırlar sevinirler/eni bay Metin gönderdi, de’.

Biliriz hınzırca, kimsede bize ikram edecek başka İstanbul yok. Bir tanıtım filmi böyle biter ve İstanbul’da olduğumuza şükredebiliriz bile belki o temiz idrak anında...

http://www.yapi.com.tr/haberler/istanbul-baskentsiz-bir-memleket_64974.html

Read Comment Section
İlk Yorumu Siz Yapın
Gönder

Yorumum onaylandığında e-posta ile bildir.

E-posta adresimle bültenlere abone olmak istiyorum

REKLAM VERİN

Haber gönderin Hemen haber gönderin

Sosyal Medyada Yapi.com.tr:

Abone Ol Yapı sektöründeki tüm gelişmelerden en önce siz haberdar olmak isterseniz e-bültenimize abone olun.
Bülten arşivine erişmek için tıklayın

REKLAM VERİN

Ajanda
TAMAMI » Bugünkü Etkinlikler BUGÜN:
Herhangi bir etkinlik mevcut değil!