Lütfen Tarayıcı Sürümünüzü Yükseltiniz.
 
BÖLÜM SPONSORU Egepen Egepen

"Şimdi Mimarlık Yapsaydım Çok Rahat Ederdim"

Türkiye'nin ilk kadın mimarlarından Perran Doğancı, aynı zamanda kendi mimarlık bürosunu kurarak bağımsız çalışmayı tercih eden ilk kadın mimar.

Perran DOĞANCI
"Şimdi Mimarlık Yapsaydım Çok Rahat Ederdim"

ürkiye'nin ilk kadın mimarlarından Perran Doğancı, aynı zamanda kendi mimarlık bürosunu kurarak bağımsız çalışmayı tercih eden ilk kadın mimar. Bazı istisnalar olmakla birlikte yaptığı işlere dönüp bakmayı sevmediğini söyleyen Doğancı, "Bakıyorum da, şimdi mimarlık yapsaydım çok rahat ederdim" diyor. Perran Doğancı ile Türkiye'de ilk kadın mimarlardan birisi olmayı, serbest çalışmayı, Avrupa deneyimlerini konuştuk.

Niye mimar oldunuz? Lise eğitiminin mimarlığı seçmenizde bir etkisi oldu mu?
Ortaokuldayken çok güzel resim yaptığım için, resim hocam eve gelip bana özel ders verdi. Belki onun tesiri. Ayrıca, ben çok entelektüel bir muhitte yetiştim. Ahmet Hamdi Tanpınar, Mükremin Halil, Sadi Irmak, bunların sohbetlerini dinleyerek büyüdük. Cağaloğlu, o yıllarda ayrıca bir kültür merkeziydi. Cağaloğlu Halkevi’nin çok güzel bir konser ve spor salonu vardı. Bunun yanındaki, şimdi Gazeteciler Cemiyeti’nin olduğu bina kütüphaneydi. Ve Yavuz Abadan Halkevi’nin reisiydi. Biz, derslerde verilen araştırma konuları için o kütüphaneden istifade ederdik. Yani kültür zengini bir muhitte büyüdük. Hem aile, hem de çevre olarak. Belki bunun için mimarlığı istedim. Mimarlık, o zaman bilinen bir meslek değildi.

Kendinize örnek alabileceğiniz isimler var mıydı?
Hayır, yoktu. Ancak, sergiler olurdu. Ayrıca, Halkevi’nin çok zengin bir kütüphanesi vardı. Dediğim gibi, sanatla ilgisi olan insanlar da sohbetlerinde bunlardan bahsederlerdi. Belki bundan dolayı da düşünmüş olabilirim.

Ben, 9. sınıfta olduğum sıralar babamı kaybettim. Babam, zamanın meşhur bir doktoruydu. Haseki Başhekimliğini yapıyordu ve çok da sevilirdi. Bu, benim üzerimde çok tesir etti. Liseyi bitirdikten sonra hiç kimseye sormadan, babamın yerini doldurmayı mı düşündüm bilmiyorum, gidip Tıp Fakültesi’ne yazıldım. O zaman mektep birincileri, Tıp Fakültesi’ne direkt girebiliyordu.

Ama annem çok çekti babamın hekim olmasından. Babam, çok verici bir insandı. Sofradayken falan, bir telefon gelirdi ve babam kalkıp giderdi, fakir babasıydı. Annem, doktor olmamı kesinlikle istemedi. Sadi Eniştem, Prof. Dr. Sadi Irmak, “Kızım, hassas insanların doktor olması doğru değil. İnsanların kendi derdi kendilerine yetiyor. Verici insanların, başkalarının da dertleriyle ilgilenmesi çok yıpratıcı olur. Bunu göze alıyorsan devam et” dedi.

Ben bu baskılarla geçtim sınıfı, hem de pekiyi derece ile. Fakat, sonra Teknik Üniversite’ye girdim. Mimarlık Fakültesi yeni açılmış o zaman. Biz, 4. sınıfın ikinci sömestrine kadar eski okulda okuduk, daha sonra Taşkışla’ya geçtik. Bütün sınıf, hepsi mekteplerin en iyi mezunları.

Yanılmıyorsam 4 kız öğrenci başlamıştınız?
Hayır, birkaç kişi daha vardı. Fakat onların bir kısmı bıraktı, bir kısmı mezun olamadı ve daha sonra Almanya’dan mezun oldu. Hatırladığım kadarıyla 8 kişiydik başlangıçta. Mezuniyetimizde biz 3 kişiydik. O zaman eski okulda erkek talebe hep. İnşaat ve elektrikte 2 kız vardı. İdare, öğleyin yemek yiyebilmemiz için bir sınıf açmıştı. Çünkü, kantine girdiğimiz zaman ıslıklar arasında ayaklarımız birbirine dolanıyordu. Ama bizim nesil kendine güvenli ve cesurdu. Ben, o zaman Cağaloğlu’ndan gidip geliyorum. Yalnız, çok muntazam bir tahsil vardı, sabah 09’da giriyoruz ve akşam 06’da çıkıyoruz. Yapı bilgisi çok sağlamdı. Mesela bugün gezdiğim apartmanlara bakıyorum, döşeme farklılığından dolayı ilk basamakla son basamak farklı. Bize bunu birinci sınıfta yapı dersinde öğreettiler, malzemenin önemli olduğunu. Hocalarımız çok iyiydi.

Henüz çok yeni olan bir bölüme başlamıştınız. Beklentileriniz nelerdi okula başlarken?
Ama o zaman Akademi vardı. Sonra tanınmış mimarlar vardı. Yani bizim için o kadar da yabancı değildi. Öğrencilerin büyük bölümü yatılıydı, yani burslu okuyordu. Biz yatılı olmayanlar çok azdık. Sanırım 10 – 12 öğrenci falan.

Sonra bu işin önemini anladık. Hocalarımız diyordu ki, “Biz size yüksek mühendis diploması veriyoruz, bunları ister istemez öğreneceksiniz”. Ondan sonra bütün sınıf işi ciddiye aldı. Şimdi bugün, bu derslerin önemini anlıyorum. İdare Hukuku, iktisat ve bize çok iyi hocalar geliyordu. Hem mühendis hem de mimar olmamızın faydalarını gördüm ben. Büyük bir projede bakarsınız, binanın dengesine göre kolonların yerini tespit edersiniz. Bir görüşünüz vardır, istediklerinizi söylersiniz, karşılıklı konuşursunuz. Biz, Makine Mühendisleri ile bir yıl beraber okuduk, birlikte proje yaptık. Elektrik Mühendisleri ile de öyle. Şimdi nasıl bilmiyorum, ama bunların büyük faydasını görüyorum. Bence, mimar bütün bu konularda her soruyu karşılayabilecek durumda olmalı. Bence biz böyle donatıldığımız için başarılı olduk. Demek ki sistem bizi iyi yetiştirmiş.

Akademik çevreler nasıldı?
Biz okuldayken, mesela resim hocamız rahmetli Ercüment Talmık’tı. Sanat tarihi hocamız Bedri Rahmi Eyuboğlu idi. Holzmeister, mimarlık tarihine gelirdi. Bize Ayosofya’yı anlatmıştı, o zamana kadar bunun ne kadar önemli olduğunun farkında değildik. Kemali Bey de onun asistanlığını yapıyordu. Bu dersler, bizim için eğlence gibiydi. Asistanlar, okuldan yeni mezun olmuşlardı ve bizimle arkadaş gibiydiler. Hocalar, muhakkak projelerimize bakardı. İnşaatla birlikte derslerimiz vardı örneğin. Malzeme, tasarı geometri, daha sonra ahşap ve çelik... Abdullah Türkmen’in dersleri... Çok değişik bir adamdı, çok zekiydi. Fakat, mimarlık öğrencileri onun için eğlence gibiydi.

Neden?
Mesela İnşaat ile birlikte ‘ahşap ve çelik’ dersini okuyoruz. Yoklama yapılıyor, bir kişi eksik kalsa, 10 kişiyi siliyor. Düşünün ki, Müfit yani canavarımız, en iyi statik betonarme talebesi, sınıfın kuşları vize alamadılar bu yüzden.

Eğitim algılaması daha mı farklıydı?
Lisede ve hatta ortaokulda çok sıkı bir eğitim vardı. Önce sınıf geçme vardı, sonra sözlü imtihan, sonra da eleme imtihanı. Lisede sınıf geçme, sonra sözlü imtihan ve sonra olgunluk imtihanı. Gayet sıkı bir tahsil vardı. Çok da lise yoktu. Ben İstanbul Kız Lisesi’nde okudum, bunların dışında Çamlıca, Erenköy ve bir de Kandilli vardı ki oraya yatılı olanlar giderdi. En çok talebesi olan okul bizimkiydi. 9. sınıfta 10 sınıf vardı. Son sınıfta 10 edebiyat şubesi vardı, buna karşılık tek fen şubesi 30 kişilik. Talebeler çok süzülerek gelirdi. Benim üniversiteye devam etmeyen lise arkadaşlarım, bürokraside çok yüksek mevkilere geldiler. Çünkü altyapıları müsaitti. Bu önemli. Hatırlıyorum, tıp fakültelerinden hep sanatkarlar çıktı. O zaman doktorlar, hep sanatla meşgul insanlardı. Şimdi öyle bir şey göremiyorum.

Halk Partisi, altı sene iftihar listesine geçip mezun olanlara 30 lira karşılıksız mükafat veriyordu. Ben, onu alıyordum.

Başarı ödüllendiriliyordu yani...
Çünkü Hasan Ali Yücel gibi bir muarif vekili vardı. Bana kalırsa, Türkiye onun gibisini bir daha görmedi. Bu yetişenler Türkiye’nin çekirdeğini oluşturdu ve o jenerasyon yakın zamana kadar geldi, emekli olana kadar. Şimdi artık bilmiyorum.

Yaşam bazı ilkeler etrafında örülüyordu...
Eğitim en önemli şeydi. Düşünün ki, o fukara memleket bize en önemli hocaları getirirdi. Holzmeister, Bonatz... Emin Bey de dışarıda yetişmişti. Buna hiçbir kısıtlama gelmedi. Çünkü, İstiklal Harbini kazanan o jenerasyon çok sıkıntı çekmişti.

Üniversite eğitiminiz yaşamınızı nasıl şekillendirdi?
Benim kuyruğum fazla dikti, bağımsızdım. Asistan olmadım o yüzden. Ben serbest çalışmayı tercih ettim. Büyük bir cesaret tabi ki. Yalnız iyi yetişmemizin çok tesiri oldu. Her yaz muhakkak stajımız vardı. Birinci sınıfta, Zincirlikuyu’daki Yapı Usta Okulu’nda bir aylık bir stajımız vardı. Kamyonla gelinip gidiliyor. Erkek talebeler oraya gittiler, biz birkaç kız orada kalamayacağımız için mektepte hocaların yanında staj yaptırdılar. Ben, Yapı Kürsüsü’nde yapmıştım.

Akademik çevrelerde kadın kendine yer bulabiliyor muydu?
Atatürk kadınlara büyük önem veriyordu, çünkü İstiklal Harbi biraz da kadınların gayretleriyle kazanıldı. Kadın erkek ayrımı yoktu, bu yolda ilerleniyordu. Liseden hocalarımı biliyorum, üniversite mezunuydular. Mesela halam, Sadi Irmak’ın hanımı. Üniversiteden mezundu ve lise hocasıydı. O zaman hemen hemen bütün lise hocaları üniversite mezunuydu.

Bir formasyonları vardı yani...
Kadın erkek hepsinin. Bu bakımdan hiç kadın erkek ayrımı yoktu. Arkadaşlarımı ve çevremde gördüğümü anlatayım, hiç kimse sadece diploma almak için okumadı. Hepsi çalıştılar ve emekli oldular. Kimsede "koca bulayım ve evleneyim" gibi fikirler yoktu. Ben, üniversite boyunca her hafta çaylara gittim. Bu normal bir şeydi.

Akademik çevreden hatırladığınız isimler var mı?
Leman Hanım ile Celile Hanım vardı. Matematikte bir hanım asistan vardı. O zamana kadar Akademi’den mezun hanımlar. Üniversite, o zamana kadar mühendis yetiştirmiş. Bir – iki mühendis hanım da tanıyorum o zamandan. Elektrik mühendisi bir hanım vardı, bir de İnşaat Fakültesi’nde bir hanım vardı.

O zaman bir ayrım yoktu, bu ayrım sonradan başladı. Atatürk bir 10 sene daha yaşamış olsaydı, herşey çok değişmiş olurdu.

Ben mezun olduktan bir – iki sene sonra Türkiye İş Bankası Kadıköy Şube Binası Müsabakasını kazandım. Onun müteahhidi de Selahaddin Beyazıd’ın babası Mehmet Beyazıd. Ben onların kontrolörüydüm tabii. Onun ortağının yeğeni, beni orada çalışırken gördüğü için sanırım, Mimarlık Fakültesi’ne girdi. Birinci sınıfta benden yanımda çalışmasını rica ettiler. Ben de memnuniyetle aldım yanıma. Perihan Yalçın, benim yanımda çalıştı, mezun oldu, Bayındırlık Bakanlığı’nda çok iyi yerlere geldi. Sonra Hayati ile birlikte çalıştı, Atatürk Havaalanı’nı yapanlardan birisi oldu.

Avrupa ve Türkiye arasındaki farklar?
Ben Almanya’da çalıştım, orada nasıl olduğunu söyleyebilirim. Orada bir üniversiteyi bitirmeyen mimarlık yapamaz. Onlar, usta, kalfa vs. olmak için imtihanlardan geçerler. Üniversite bitirmiş, müsabakalar kazanmış bir hanım olarak beni hemen işe aldılar. İşe başladıktan sonra da patron hep açıktan para verdi bana, sonra da ortak olmamı istedi ama ben kabul etmedim.

Okuldan sonra nasıl bir yön çizdiniz kendinize?
Ben önce Fatin Uran’ın yanında çalıştım. O hep serbest çalışmış bir mimardı. Ciddi bir mimardır, onun yanında çalışmaktan çok istifade ettim.

Onun yanında çalışmak sizin kendi tercihiniz miydi?
Evet, benim kendi tercihimdi, çünkü serbest çalışacaktım ama nasıl olacağını bilmiyordum. Bilmediklerimi sordum. Fatin Bey, çok ciddi ve iyi bir mimardır, detayı çok iyi bilir. O zaman detay çok önemliydi. Bu konuda bir detay kitabı vs. yoktu ve mektepte öğrendiğimiz de yeterli değildi. Orada çok uzun çalışmasam bile eksiklerimi kapattım. Sonra herhalde birkaç ay, bütün Avrupa’yı dolaştım. Biz o zamana kadar herşeyi kitaplardan gördük ve Türkiye’de dışarıya gidebilmek kolay bir mesele değildi. Ben, Yeşilköy Havaalanı’nda KLM’in catering bölümünü yapmıştım. Bütün Avrupa’yı gezdim, görmek istediğim her şeyi gördüm. Bu önemli, insanlar sadece kitaplarda gördükleriyle kalmamalı. Ufku açılır insanın ve o bir birikim olur.

Sonra devam ettim işte. Hem yarışmalara girdim, hem de her nevi inşaatı yaptım. Kereste deposundan tutun apartmanlara kadar. Geçen gün, Almanya’ya gitmeden önce 1973’e kadar olan kayıtları içeren ve mimarlar Odası’ndan aldığım listeyi buldum. Önemli bir okul vardı tek başıma yapmıştım, hemen hemen hepsini tek başıma yaptım ya, Gazi Eğitim’in Yüksek Lisan Okulu. O bir kampüstü, bugün de Gazi Üniversitesi olarak kullanılıyor. Ama ben yaptığım binaları genelde, istisnalar olmakla birlikte, tekrar gidip görmek istemedim.

Neden?
Çünkü bozuyorlar. Genelde benim prensibim, sade ve nispetli yapmaktı. Fonksiyon önemli. Çünki öyle olan binalar yaşıyor, uçuk şeyler yaptığınız zaman modası geçiyor. Modaya tabi olup da sonradan çirkin bir şey bırakmak doğru değil. Mimarlar realist olmalı, ondan sonra öbür devreye geçmeli. Yanımda çalışanlara da bunu anlatmaya çabaladım.

Siz bir mimarlık bürosu olan ilk kadın mimarlardansınız. Yaşamınıza yansıması nasıl oldu?
Bürosu olan ilk kadın mimarım. Benim, alt kat büromdu, çok büyük bir büro, üst kat da evimdi. Bütün idari binalar etrafımdaydı. Ayrıca, genç talebelerin ve mimarların uğrak yeriydi.

Bir nevi okul gibiydi orası yani?
Evet, öyleydi. Arkadaşlarımla girdiğimiz konkurlar için çalışacak en rahat yer benim büromdu. Çok da iyi vakit geçirdik, hem de öğrendik. Okumak çok önemli. Ben bütün paramı kitaplara vermişim. Son zamanlarda bunların hepsini yanımda çalışan çocuklara verdim.

Yaptığınız işleri sonradan görmek istemediğinizi söylediniz, ama sizin için geri bakınca diğerlerinden ayrılan, daha farklı bir yerde duran işleriniz yok mu?
Şimdi bir kere o tiyatro binası. O zaman kadar özel bir tiyatro yoktu, bunların hepsi yazıldı, çizildi o zamanın gazetelerinde. Ekrem Reşit’in çok güzel bir yazısı var. Muammer Karaca’nın Yeşilyurt’ta bir arsası vardı. Oraya bir villa yaptım ben. Şimdi Türk filmlerinde seyrediyorum o villayı. Yıkılıp yerine apartman yapıldı tabi.

Muammer Karaca vefat etti, o tiyatro öyle kaldı vs... Belediye, yeniden Karaca Tiyatro olarak yaptı. Türkiye’de telif hakkı diye bir şey yoktur. Şimdi o projede benim imzam var. Fakat hiçbir kul gelip de, “Biz burayı yeniden ele alıyoruz, ne diyorsunuz” diye sormadı. Ben de hiç karıştırmadım, sormayanı ne karıştırayım? Mesela Ege Üniversitesi Kampüs Planı’nda birinciliği biz almıştık. Ama o plan sonra ne hallere geldi. Bir tek lojmanları yaptık orada.

Yarışmalar nasıl etkiledi meslek yaşamınızı?
Ben her bakımdan yarışmalara girmekten çok zevk duydum. Bence mimarların ilerlemek için muhakkak yarışmalara girmesi gerek, özellikle genç mimarların.

Sizce yarışmaların artık işlevlerinden uzaklaştığı ve heyecan verici projeler doğurmadığı yönünde bir eleştiri yapmak mümkün mü?
Bunun için bir şey söylemem mümkün değil, çünkü çok içine girmek gerek. Ben, pek çok da jüri azalığında bulundum. Bir tanesinden çok etkilenmiştim. Sivas Belediye binası ve meydanı için bir konkur açıldı ve çok mahalli bir proje kazandı. Tekin Aydın da o jürideydi. Proje zarfları açıldığı zaman, baktım ki kazanan Yaprak Ataman (o zamanki soyadı), benim yanımda çalışan mimarlardan birisi. Sonradan çok daha büyük projeler kazandı. Bu büyük bir keyifti.

Yakaladığınız ilk fırsatta Avrupa’ya gittiğinizden bahsettiniz. Nasıl bir tecrübe oldu sizin için?
Görmek, insanların ufkunun açılması bakımından önemli. Herşeyi tetkik etmeseniz bile kafanızda bir şeyler kalır. İnsanların ufku genişler. Mukayese imkanınız oluyor, onların yaşamını görüyorsunuz. Ben hala tatilimi Almanya’da geçirmeyi tercih ederim, Freiburg’da, Kara Ormanlar’ın merkezi. Çünkü Almanya hala çok düzgün bir memleket. Tabiatı koruyorlar. Herşey en ufak detayına kadar düzenli, hatta bazen sıkabiliyor bile.

Orada mimara çok büyük kıymet verilir, ben çok rahat çalıştım. Avan proje mimarıydım, günde 10 proje çıkarıyorum ve desinatörler de çiziyorlar. Patron her hafta sonu ayrıca para veriyordu ama maaşlı çalışıyordum. Sonra Almanca’yı öğrenince baktım ki, bir tadilat projesi yapsam evimden, yine aynı parayı alacağım. Müracat ettim, kavgalar ettim. Patronum, çok kuvvetli bir adamdı ve ‘halkın müşaviri’ydi. Halk, yönetime karşı haklarını korumak için birisini seçiyor ve patronum da bu seçilenlerden birisi. Sonra öğrendim ki, yabancılar polisine “Benim işim bozulur, müsaade etmeyin” demiş.

Meslek algılaması açısından ciddi, belirgin farklardan bahsetmek mümkün mü?
Mimarlara karşı büyük bir saygı var. Sistem güzel, rahat çalışıyorsunuz. Burada çay kahve, arada konuş... Ama orada öyle değil. Bir konferans odası vardır, müşteri gelir kim alakadarsa o görüşür. Tabi inşaatı takip eden ayrı bir kontrol vardır. Üstelik benim istediğim saatte gelip istediğim saatte gitme hakkım vardı, çünkü baştan öyle konuşmuştuk. Ama ben de zamanında gittim. Çünkü saat 6 oldu mu bir uğultu kopuyor, herkes işe gidiyor, ne yapacaksınız? Canım sıkıldığı için yani.

Bir kere de Stuttgart’a gitmiştim, canım sıkıldı ve çalışayım dedim, Hoch-Tief’e girdim. 100 kişilik bir büro, ben 15 gün çalışacağımı söyledim. Alışan adam çalışmadan duramıyor. Derken, çalışanlar geldi ve bana “Sen bu kadar çalışma” dediler. Almanca bilmiyorum, sizin masalarınızı gezemem, o zaman ben ne yapayım dedim. “Otur” dediler. Niye oturayım ki dedim, canım sıkılır. Sonra dediler ki, “Seni sabote ederiz. Sen 15 gün sonra gidiyorsun ama sonra aynı randımanı bizden isteyecekler”. Orada randımana göre para veriyorlar ve siz yanınızdaki kaç para alıyor bilemezsiniz. Sadece sekreter bilir ve o da ifşa edemez.

Şu anki mimari ortamı nasıl buluyorsunuz?
Bazen düşünüyorum ve şimdi mimarlık yapsaydım çok rahat ederdim diyorum. Çünkü detay meselesi ortadan kalkmış. Biz bir detayı halledene kadar canımız çıkıyordu. Şimdi bütün detaylar hazır, son derece bol malzeme var çünkü. Bütün detayları kolaylıkla halledebilirsin. Öte taraftan, eski ustalar kendi işlerini önce kendileri beğenirlerdi. Büyük inşaat firmalarından bahsetmiyorum ama orta ölçeklilerde çalışan usta ve kalfalar çok aşağı seviyedeler. Eskiden ustalığın bir kıymeti vardı, şimdi bir an önce işimi göreyim paramı alayım ve gideyim diyorlar. Ben bu eve benim eski ustalarımdan başka kimseyi sokmam. Çünkü sabrım yok.

Bu öncelikle bir ahlak meselesi. Ve bu yüzden binalar çok büyük hasara uğruyorlar. Korkusuzlar sonra. Cahil adam cesur olur. Bunlar basit şeyler ama... Kalıptan kazanmak için binaların direklerini önceden dikiyorlar, sonra da o kolonların olduğu yerlere bütün o talaşlar vs doluyor. Orayı iyi temizlemiyorlar. Kaliteyi artırmak gerek.

Mimar ve işveren arasındaki ilişkide sizin zamanlarınız ve şimdi arasında bir değişimden söz etmek mümkün mü?
Şimdi herkes daha kaliteli binalar istiyor. Ben artık içinde değilim ama etrafıma bakınca herkes daha kaliteli inşaatlar istiyorlar. Biraz da mimarlık öne çıktı. Tabi bu bir otorite meselesidir aynı zamanda. Siz otoritenizi kabul ettirirseniz, rahat edersiniz. Ben birçok işimde de istifa edip bırakmışımdır. Bu bir seviye meselesidir.

İnşaat kontrolü önemli. Eskiden, yaptığımız işleri bizzat kontrol ederdik. Ben beton dökülürken başında bulunmadığım bir zaman hatırlamıyorum. Şimdi bir sorumlusu var, imza atıp gidiyor diyorlar. Bu olacak iş değil. Çok fazla mimar olması önemli değil. Önemli olan ara birimlerde çalışacak elemanlar. İmam Hatipleri çoğaltacaklarına, inşaat meslek liselerini çoğaltmalılar.

www.yapi.com.tr: Bu röportaj, 02 Mart 2006 tarihinde yapıldı.

http://www.yapi.com.tr/haberler/simdi-mimarlik-yapsaydim-cok-rahat-ederdim_61112.html

Read Comment Section
İlk Yorumu Siz Yapın
Gönder

Yorumum onaylandığında e-posta ile bildir.

E-posta adresimle bültenlere abone olmak istiyorum

REKLAM VERİN

Haber gönderin Hemen haber gönderin

Sosyal Medyada Yapi.com.tr:

Abone Ol Yapı sektöründeki tüm gelişmelerden en önce siz haberdar olmak isterseniz e-bültenimize abone olun.
Bülten arşivine erişmek için tıklayın

REKLAM VERİN

Ajanda
TAMAMI » Bugünkü Etkinlikler BUGÜN:
Herhangi bir etkinlik mevcut değil!