Lütfen Tarayıcı Sürümünüzü Yükseltiniz.
 
BÖLÜM SPONSORU Egepen Egepen

Düşlerle ve Arsız Adımlarla!

29 Temmuz 2007 tarihli Radikal İki'de Mustafa Balbal imzalı, "Cezaevinde şenlik varmış!" başlıklı bir yazı yayımlandı. "Ulucanlar Cezaevi Halka Açılıyor: Cezaevinde Şenlik Var" etkinliklerini eleştiren yazı, ifade ettiği yoğun duygusallık anlaşılır -hatta paylaşılır- olsa da, kendisine seçtiği hedef açısından öğretici bir kafa karışıklığı içeriyor

Radikal İKİ
Düşlerle ve Arsız Adımlarla! Ulucanlar'da düzenlenen
Halit Çelenk toplantısından.

9 Temmuz 2007 tarihli Radikal İki'de Mustafa Balbal imzalı, "Cezaevinde şenlik varmış!" başlıklı bir yazı yayımlandı. TMMOB Mimarlar Odası Ankara Şubesi (Ankara Mimarlar Odası değil!) ve Ankara Barosu'nun birlikte düzenlediği "Ulucanlar Cezaevi Halka Açılıyor: Cezaevinde Şenlik Var" etkinliklerini eleştiren yazı, ifade ettiği yoğun duygusallık anlaşılır -hatta paylaşılır- olsa da, kendisine seçtiği hedef açısından öğretici bir kafa karışıklığı içeriyor ve ciddi bir cevabı hak ediyor. Önce bazı gerçekler...

Temmuz 2006 sonunda boşaltılan Ulucanlar Merkez Kapalı Cezaevi, boşaltıldığı günden itibaren en azından iki önemli kentsel politika aktörünün gündemine oturdu. Bunlardan ilki, kent merkezinde bulunan, ekonomik ömrünü tamamlamış ve 33 dönümlük arazisiyle sermayenin iştahını kabartan bu kent mekânını, sayısız benzerleri gibi "kentsel dönüşüm" nesnesi kılmak arzusuyla yanıp tutuşan Büyükşehir Belediyesi'ydi.

İkincisi ise, 51 yıldır "Mimarlar Odası Toplum Hizmetinde" sloganıyla politika üreten, gerek demokrasi mücadelesinde, gerekse Ankara'da gerçekleşen kentsel politik süreçlerde her zaman yer alan Mimarlar Odası Ankara Şubesi.

Burada Mimarlar Odası Ankara Şubesi'nin Ulucanlar Cezaevi'ne yönelik ilgisinin (aslında her ikisi de mimarlık disipliniyle ilişkili) iki farklı boyutu olduğunu belirtmekte fayda var. Gerek ülke siyasi tarihi gerekse bireysel tarihler açısından yoğun bir yaşanmışlığı ve yüklü bir belleği olan cezaevinin yıkılması, ev sahipliği yaptığınca temsil de ettiği acıların unutturulmasına ve toplumun belleksizleştirilmesine hizmet edecekti; buna karşı çıkılmalıydı. Bunun yanında, kentin orta yerinde işlevi kaybolmuş ancak bellek değeri olan bir yapının kamu yararına nasıl değerlendirileceği sorgulanmalı ve bu doğrultuda, yapının olası yeni işlev(ler)i katılımcı bir yöntemle belirlenmeliydi. Bu noktada ortaya "Kent Düşleri Yarışması" çıktı.

Mimarlık olarak cezaevi
Mimarlık öğrencilerinin eğitim hayatlarında karşılaştıkları bir tasarım problemi değildir "cezaevi". Öte yandan cezaevleri de mimarlık ürünüdür. Dahası, yasal süreçlerle elde edilmiş her yapı gibi mimar eliyle tasarlanırlar. İşte, hiç cezaevi görmemiş, hiç cezaevleri üzerine araştırma yapmamış ve hiç cezaevi tasarlamamış 500'e yakın mimarlık öğrencisi, Kent Düşleri Ulusal Fikir Projesi Yarışması kapsamında Ulucanlar Merkez Kapalı Cezaevi'nin tarihçesini, yaşanmışlıklarını araştırıp bu mekânın geleceğine dair düş kurdu.

1980 sonrasında doğmuş bu genç insanlar Deniz'in, Yusuf'un ve Hüseyin'in ve daha nice devrimcinin burada idam edildiğini, 1999 yılında çıkan isyanda 10 mahkûmun bu duvarlar arasında öldürüldüğünü öğrendiler. Öğrendikleri boğazlarında yumruk oldu mu bilemeyiz. Bildiğimiz, sergilenen projelerin hemen tamamında "tanık kavak ağacının" korunması yönünde bir duyarlılığın paylaşıldığı.

Kentsel mekân olarak Ulucanlar
Yarışma sürecine paralel olarak Mimarlar Odası Ankara Şubesi hazırladığı bir raporla, cezaevi kompleksinin ilk elemanları olan ve 1920'li yıllarda askeri depo olarak yapılan yapıların, daha sonra eklenen bazı binaların ve küçük avluda bulunan tanık kavağın tescil edilmesi için Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'na başvurdu. Başvuruyu inceleyen Koruma Kurulu'nun, önerilen yapıların büyük bölümü ile birlikte cezaevi alanını da kültür varlığı olarak tescil etmesi sonucunda, Büyükşehir Belediyesi'nin bu alana dair iş merkezi vb. inşa etme tasarıları gündemden düştü.

Tanık-mekân: Müze
Kent Düşleri Yarışması'nın doğurduğu, Ulucanlar'ın geleceğine dair kurulmuş ve bu mekânı kültür merkezi, müze vb. işlevlerle yeniden üreten düşler, cezaevinin tescil edilmesi ile birlikte gerçeğe dönüşme olasılığı kazandı. Bu noktada Ankara Barosu ve Mimarlar Odası Ankara Şubesi'nin 18-30 Haziran tarihleri arasında düzenlediği (ve onlarca başka kuruluşun daha desteklediği) bir dizi etkinlikle Ulucanlar Cezaevi halka açıldı.

Halka açılan cezaevi mekânını tartışmadan önce acının anılması / anımsanması amacıyla üretilen müzelerle ilgili bir noktaya işaret etmek gerekiyor. En önemli örneklerini Yahudi Soykırımı'nı konu alan müzelerin oluşturduğu bu yapıların hemen tamamı çekilen acının bir seyirliğe, sıradan bir teşhir nesnesine dönüşmesini engellemeyi, yaşanan tarihsel trajedilerin öznesi olmuş insanlarla kurulacak duygudaşlığı artırmayı hedefler. Bunun için izlenen başlıca strateji ise mekânın mümkün olduğunca orijinal biçimde (hatta bazen orijinal halinin simülasyonuyla) deneylenmesini sağlamaktır.

İşte Mustafa Balbal'ın yazısı tam da bu noktada iki açıdan anlam kazanıyor, iki defa gösteriyor düzenlenen etkinliklerin hedefine ulaştığını. Bir kere, "müze", "anımsa(t)ma-unut(tur)mama" ve "çekilen acıların karşılığında hesap verilmesi" arasındaki ilişkiyi gündeme getiriyor Balbal. Ve açtığı tartışma tam da bu etkinlikler dizisinin hedeflediği bir tartışmadır.

Öte yandan tarihsel olarak yanılgı içindedir Balbal, zira Ulucanlar'ın müzeye dönüştürülebilmesi için devletin hesap vermesini şart koşması, bu iki olgu arasındaki ilişkiyi tersine çeviriyor.

Cezaevinin ve evsahipliği yaptığı trajedilerin teşhiri için devletin özrünü (dolaylı olarak icazetini) beklemek gerekmediği gibi, tarihsel olarak da, devletlerin hesap verişi hep eleştirinin, teşhirin ve protestonun arkasından gelmiştir. İkinci olarak, Balbal'ın satırlarına sinmiş olan duygu yoğunluğu kendisinin eleştirdiği etkinlikler sayesinde, yani Ulucanlar Cezaevi halka açıldığı için mümkün hale geldi, ki bu da kendi eleştirisinin tekzibi niteliğinde.

Gerçekten de koğuşlara sinmiş nem, penceresiz hücrelerdeki zifiri karanlık, duvarlara kazınmış is, bodrumlardaki sidik kokusu, bunların hepsi ve daha fazlası; tanık kavağın hatırladıkları, parmaklıklara asılı kalmış sloganların tümü teşhir olundu. Mustafa Balbal'ınkiler de dâhil olmak üzere binlerce çift göz aracılığıyla. Ve o binlerce çift göz, ki 15 bin kişi gezdi bu süreçte Ulucanlar'ı, salt şahitlik ederek değil, salt hatırlayarak da değil, öğrenerek de baktı Ulucanlar'a, acıyla. Kim bilir hangi sevdiğini kendisinden ayıran duvarların içini ilk kez gören, gördükçe buğulanan gözlerin çokluğu içini burkuyor insanın. Kentin hemen her bölgesinden, hemen her gelir grubundan insanın gelip görmesinin bir anlamı olmalı Ulucanlar'ı.

Çocuk sesleriyle işgal edilmiş cezaevi
Son olarak vurgulanması gereken bir nokta daha var. İşgaldir şenlik; inadınadır. Unutmaya hizmet etmedikçe, en radikal cinsinden politiktir hem de. Acıyla savrulmuş haykırışların izini silmez duvarlardan çocuk sesleri, sadece çocukların sarabileceği şefkatle sarar o sesler o haykırışları ve sonsuza kadar değiştirirler o mekânı. İşte bu yüzden, tam da Balbal'ın söylediği gibi, büyüktür "Cezaevinde Şenlik Var" pankartının harfleri ve arsızdır. Ürkekçe atılmasın diyedir, altından geçen adımlar bu kez ve bundan sonra.

Bülent BATUMAN / Mimar

http://www.yapi.com.tr/haberler/duslerle-ve-arsiz-adimlarla_55773.html

Read Comment Section
İlk Yorumu Siz Yapın
Gönder

Yorumum onaylandığında e-posta ile bildir.

E-posta adresimle bültenlere abone olmak istiyorum

REKLAM VERİN

Haber gönderin Hemen haber gönderin

Sosyal Medyada Yapi.com.tr:

Abone Ol Yapı sektöründeki tüm gelişmelerden en önce siz haberdar olmak isterseniz e-bültenimize abone olun.
Bülten arşivine erişmek için tıklayın

REKLAM VERİN

Ajanda
TAMAMI » Bugünkü Etkinlikler BUGÜN:
Herhangi bir etkinlik mevcut değil!