Lütfen Tarayıcı Sürümünüzü Yükseltiniz.
 
BÖLÜM SPONSORU Egepen Egepen

Kontun Hayaleti Hâlâ İstanbul'da

Kont Abraham-Salomon dö Kamondo'nun mezartaşı bugün yerinden sökülmüş, kırılmış olarak çöplerle, molozlarla birlikte bir yığıntının içinde duruyor.

Radikal İKİ/Korhan GÜMÜŞ
Kontun Hayaleti Hâlâ İstanbul'da

b>Kont Abraham-Salomon dö Kamondo, İstanbul'da Kırım Savaşı sırasında başlayan kent yönetimi reformu içinde, ilk belediyenin (6. Daire) kuruluşunda yer alan, Şirket-i Hayriye, Dersaadet Tramvay Şirketi gibi önemli kentsel altyapı yatırımlarına öncülük eden, yeni eğitim kurumlarının oluşumunda rol oynayan İstanbullu bir hayırsever, bir sivil toplum önderi. Yaşadığı dönemde Osmanlı padişahı dahil bütün İstanbullular tarafından sayılan sevilen, İtalyan İmparatoru Victor Emmanuel tarafından kont unvanı verilen Abraham-Salomon dö Kamondo İspanya'daki engizisyondan kaçarak önce Venedik'e, sonra İstanbul'a yerleşen bir aileden geliyor. Bu ailenin son fertleri ll. Dünya Savaşı'nda Nazi temerküz kampı Auschwitz'de can veriyorlar.

Kont Abraham-Salomon dö Kamondo'nun mezartaşı bugün yerinden sökülmüş, kırılmış olarak çöplerle, molozlarla birlikte bir yığıntının içinde duruyor. Bugün sanki bir savaş geçirmiş gibi harap durumdaki anıtmezarı ise Haliç'e hakim bir noktada, Hasköy'de çevreyolu tarafından oyulan bir tepenin üzerinde bulunuyor. Kont Abraham-Salomon dö Kamondo'nun 1873'te Paris'te öldüğü, vasiyeti üzerine naaşının çok sevdiği kente, İstanbul'a nakledildiği, saray bandosu ve devlet erkânının hazır olduğu bir törenle buraya defnedildiği biliniyor. Bu törenin olduğu gün boyunca İstanbul'da esnafın kepenk kapattığı, borsanın tatil edildiği dönemin yazılı kaynaklarında yer alıyor.

Anıtmezar, bir zamanlar 20 bin İstanbullu Yahudi'nin yaşadığı Hasköy'de, en son gömülerin 1973'lerde yapıldığı tarihi mezarlık alanı içinde yer alıyor. Bu tarihlere kadar sağlam vaziyette olan bu yapı son zamanlarda insani müdahalelerin yıpratıcı etkilerine ve vandalizme sahne oldu. Mezarlık alanı da binalar tarafından işgal edildi. Son olarak da bir bölümü kurucusu olduğu belediyenin çöp kamyonlarının park yeri olarak kullanılmaya başlandı. Geriye kalan mezarlık alanı için de, anıtmezarı ve mezarlığı dikkate almayan bir kurban kesim merkezi projesi hazırlatıldı. Eğer bu bina da yapılırsa Kont Abraham-Salomon dö Kamondo yakın tarihin derinliklerinde kaybolacak ve anıtmezarı da vicdanları sızlatan bir belge olarak kimseyi rahatsız etmeyecek.

Başka kentlerdeki benzer anıtlar yüzlerce yıl hiçbir restorasyon geçirmeden ve üzerinde bir çizik bile olmadan ayakta dururken, adı bir zamanlar neredeyse İstanbul'la birlikte anılan, ancak nasıl olduysa günümüzde "unutulan" ya da kayıtlardan silinmeye çalışılan bir tarihi şahsiyetle ilgili anıtın nasıl adım adım yok edilmeye çalışıldığı ortada. Bu durum aynı zamanda 150 yıl önce kurulan modern yerel kamu idaresinin nasıl ve neye doğru dönüştüğünü gösteriyor. Bu nedenle sorunu, basit restorasyon konusu gibi dar bir çerçeveye hapsetmeye çalışanların ikiyüzlü bir tutum sergilediklerini düşünüyorum.

İnsan hakları ve kültür mirası
Bugün 75 yaşında olan Nesim Bey bütün başından geçenlere rağmen gülümsemesi hiç eksik olmayan, tatlı sohbetine doyulmayan bir İstanbullu, Hasköy doğumlu bir Yahudi. Haliç'te deniz kenarındaki tarihi üç katlı kagir binası, içindeki aletleri, makineleriyle birlikte bir gün aniden yıktırılıvermiş. Nesim Bey'in yaşadığı acı işyerini kaybetmekle ya da ailesinin Trakya'dan göç etmek zorunda kalması, babasının Varlık Vergisi ile ödeyemeyeceği kadar bir vergi tahakkuk ettirilerek taş kırmaya gönderilmesiyle sınırlı değil. Kendi mezarının da çocukları tarafından bulunamayacağına ve İstanbul'da ailesinden hiçbir iz kalmayacağına içtenlikle inanıyor. Nedenini sorduğumda, kendi babasının, annesinin mezarını örnek gösteriyor: "Bir gün damperli kamyonlar sahile moloz dökmeye başladılar. Baktım dökülenler moloz değil, mermer taşları ve insan kemikleri. Yukarı çıktım, ailemin mezarını aradım, bulamadım. Bir gün önce yerinde duran mezardan geriye bir şey kalmamıştı. Hiç kimse sesini çıkaramadı. İnsanlık ayıbı. Ama ne yapalım susuyoruz. Susmayı bileceksiniz. Konuştunuz mu, her şey biter. Bir yerde barınamazsınız. Bu nedenle elden bir şey gelmez".

Bunları söyledikten sonra küçük bir sessizlik oluyor. Bu yaşlı adam belki de yıllardır süren suskunluğunu bozmanın zamanının geldiğini düşünüyor. İlk defa tanımadığı insanlara herkesin bildiği ama ortalıkta asla konuşmadıkları sorunları anlatma ihtiyacı duyuyor: "Tepedeki Yahudi Mezarlığı, şimdi caminin olduğu yeri, belediyenin çöp kamyonlarının bulunduğu yeri, hatta evlerin inşa edildiği yeri de kapsıyordu. Aşağıdaki çukura kadar. Mezarlığın çoğu işgal edildi. Ne yapacaksınız? (İşaret parmağını ağzına doğru götürerek) Burada da susmayı bileceksiniz."

Susmayı bilmek... Hayatta kalmak, insan içine çıktığında konuşmamak, hiçbir sorun yokmuş gibi davranmak. Müslüman ya da Yahudi, Rum ya da Ermeni, Alevi, Kürt... Başına bir olay gelen herkesin susmak için mutlaka bir nedeni olmalı. Hoşgörüye sığınmak işte böyle bir şey. İktidarlar hoşgörünün kendi inanışlarından kaynaklandığını iddia ediyor. Oysa bu kendisini merkeze yerleştiren, kamusal gücü tekelci bir biçimde kullanan ve vatandaşlık haklarını sorgulamayı engelleyen bir yönetim biçimi.

"Ben yukarıdaki Yahudi okulunda okudum, orası simdi yaşlılar yurdu. Eskiden burada 20 sinagog vardı. Bu bölgede 20 bin Yahudi yaşıyordu. Şimdi bir iki tane var ama güvenlik nedeniyle her gün açık değil. Herkes korkuyor. Bir zamanlar burada ne kadar özgür yaşıyordu insanlar. Varlık Vergisi zamanında benim babama öyle bir vergi geldi ki, ödemesi mümkün değil. Elindeki avucundakini satsa yetmez. Babamı aldılar, kampa götürdüler. Görünüşte vergi herkese ama, nasıl bir eşitsizlik yapıldı, bilemezsiniz. İsrail kurulunca buradan büyük bir göç yaşandı".

Yıkımlar sırasında ortaya çıkan manzara ürpertici. İstanbul'un can damarı olan bölgede mimarlık mirası binalar yok edildi, halk işyerlerini, evlerini kaybetti, fakirleşti.

"Belediye başkanı bize buradan çıkın dedi ve hemen yıkım başladı. İki kuruş da para veriyordu ama bu para taşınmaya bile yetmez. Tek tek yapı sahiplerine, kiracılara gelip binanızı yıkıyoruz, karşı koyarsanız sizin için çok daha kötü olur dediler. Belediyeye gittim, 'ne şikayet ediyorsun, bankaya paranı yatırdık' dediler, çevremi sardılar ve yaka paça tutarak dışarı attılar. Ne yapalım, ne edelim dedik, hep birlikte bir fırsatını bulup Başbakan'a kadar gittik. Derdimizi anlattık. O daha bizi dinlerken sinirlendi. 'Hâlâ ne duruyorsunuz orada, hemen terk edin orayı' diye bizi azarladı. Büsbütün ne yapacağımızı şaşırdık..."

Bugün de aynı tepeden inmeci yöntemlerle kültür mirası yapılar yok ediliyor. Geçenlerde benzer bir şekilde Süleymaniye'de Kiptaş tarafından insanlardan arındırılarak yıkılan tescilli yapıların gündeme geldiği toplantıda bir belediye yetkilisi İstanbul'da 'minkari' ustasının yetiştirilmesi gerektiğini söyleyip duruyordu. Bu sözler bana Marie Antoinette'in "ekmek bulamıyorlarsa, pasta yesinler" sözünü hatırlatıyor.

Oysa üyesi olmayı arzuladığımız AB yerel yönetim uygulamalarında kültür ve kültür mirası kavramı geçmiş inşa etmek için değil, demokratik değerleri pekiştirmek için öne çıkıyor. BM kültür ve eğitim örgütü UNESCO bünyesinde yapılan tartışmalar "somut olan" kültür mirası yanında fiziksel olmayan, yani "somut olmayan" kültür mirası kavramının kabul görmesine yol açtı. Bu gelişmeler demokrasiyi ve insan haklarını gözetmeden, ırkçılık, ayrımcılık yaparak, kentlileri dışlayarak kültür mirasının korunamayacağına ışık tutuyor.

http://www.yapi.com.tr/haberler/kontun-hayaleti-hala-istanbulda_58208.html

Read Comment Section
İlk Yorumu Siz Yapın
Gönder

Yorumum onaylandığında e-posta ile bildir.

E-posta adresimle bültenlere abone olmak istiyorum

REKLAM VERİN

Haber gönderin Hemen haber gönderin

Sosyal Medyada Yapi.com.tr:

Abone Ol Yapı sektöründeki tüm gelişmelerden en önce siz haberdar olmak isterseniz e-bültenimize abone olun.
Bülten arşivine erişmek için tıklayın

REKLAM VERİN

Ajanda
TAMAMI » Bugünkü Etkinlikler BUGÜN:
Herhangi bir etkinlik mevcut değil!