Lütfen Tarayıcı Sürümünüzü Yükseltiniz.
 
BÖLÜM SPONSORU Egepen Egepen

Sinerjisi Olmayan Bienal..

Bence, hangi sanatsal oluşum içinde olursanız olun, sözü edilen merkez nokta/önem noktasını sağlamak oldukça değerli bir harekettir, öğreticilik için de gereklidir (9. İstanbul Bienali öylesine dağınık ve amaçsız yapılanmış ki, bir önem noktası kurgulamak gibi filozofik bir boyuttan mahrumdur; kanımca bu mahrumiyetin tek sorumlusu da

Özkan EROĞLU
Sinerjisi Olmayan Bienal..

iraz gerilere gidelim ve 4. İstanbul Bienali’ne gelelim. Kişisel görüşüm, en uluslararası, öğretici ve çağdaş sanat tarihine gerekçeleriyle ilişen bienal oydu. İddialı sanat tarihi yaratmalarına neden olmuş kimlikleri ve o kimliklerin, gene iddialı çalışmalarını bir bienale getirtebilmek, bienal olgusunun sözsel ifade alanını da genişletmektir bana göre. Bu aşamada, dört Bienalin küratörü Rene Block, bu söylemeye çalıştıklarımı fazlasıyla ortaya koymuştu. 4. Bienalin bir başka yönü de, ilk üç bienalin Türkiyeli küratörlerle kotarıldıktan sonra, ilk kez bir yabancı küratöre teslim edilmesiydi. Block, seyir derecesi yüksek, Batı sanatını, özellikle Kıta Avrupasının son elli yıl kapsamındaki bir panoramasını 0 bienalle oluşturmuş, merkez sanatçı konumuna Joseph Beuys’u yerleştirmişti. Bence, hangi sanatsal oluşum içinde olursanız olun, sözü edilen merkez nokta/önem noktasını sağlamak oldukça değerli bir harekettir, öğreticilik için de gereklidir (9. İstanbul Bienali öylesine dağınık ve amaçsız yapılanmış ki, bir önem noktası kurgulamak gibi filozofik bir boyuttan mahrumdur; kanımca bu mahrumiyetin tek sorumlusu da küratörleridir. Onların, oluşmuş sanat tarihine derinlemesine yaklaşacak filozofik dolanım meselesine az mesai harcadıkları çok açık biçimde ortadadır, diye düşünüyorum).

4. Bienal sonrasında, bugüne gelene dek, İstanbul Bienalleri yabancı küratörlerle yola devam etti. Bu devam edişte, kişisel saptamam odur ki, İstanbul Bienali sürekli kan kaybetti. Bu noktada ve bugün bienal, “yapılmak için yapılan” bir mantıkla özdeş hale geldi. Öncelikle hemen belirtmem gerekir ki, hiçbir sanatsal etkinlik ve özellikle bienal gibi kapsamlı ve zahmetli oluşumlar, “yapılması için yapılıyor” görüntüsü vermemesi gerekir. Şimdi de iki küratörlü (biri bizden biri onlardan, karma küratörlü) 9. İstanbul Bienali deneniyor. Deneniyor diyorum, İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın emekçiliğinde gerçekleşen bu bienaller, bugün itibariyle gerçekten böyle bir görüntü sunuyor artık. Zorlana zorlana içi boşaltılan -zorlamayla kopmaya ulaşma işinin de 9. Bienal küratörlerinin başarısıyla sonuçlanmasından sonra- İstanbul Bienali’nin, bundan böyle içinin doldurulması da, gerçek anlamda dünya sanatının birinci sınıf sanatçı, küratör ve eleştirmenlerine kapital ayırarak, onları İstanbul’a getirmeye bağlıdır diye düşünmekteyim.

Basına verdikleri demeçler ve fotoğraflarla iki küratörün de, “önce bienal” mantığı yerine, “önce biz” mantığından hareket ettikleri anlaşılıyor. Kendi kamusal yanlarını ve alanlarını -kendine yakın olanları kendine çekip, uzak olanları dışlayan- düşündükleri her hallerinden belli bu iki küratör, kendi reklamlarının peşindeymiş gibi geldi bana. Eğer durum buysa, ortada bencilce bir tutum var diyebiliriz. Küratörlük tanımını, en çok tehdit eden de bu tutumdur zaten. Kısaca, küratörün, bienalin üstüne çıkma, bienal oluşumunu altına alma isteği en tehlikelisidir ve kendini 9. Bienal’de ortaya koymuş gözükmektedir. Bu durum, günümüzdeki sanat dünyasında, ilginin, hak eden sanatçıdan, daha az hak eden küratöre kaydığının bir göstergesi olarak da değerlendirilebilir. İki küratörlü sistemiyle 9. İstanbul Bienali’nin, kuşkusuz hep özendiğini düşündüğümüz bu yılki Venedik Bienali’nin iki küratörlü sistemine de müthiş bir rastlantıyla benzerliği ise doğaldır ki, çok ilginç bir durum ortaya koyuyor. Yalnızca bununla da kalmıyor; 9. Bienal küratörleri basına verdikleri çeşitli röportajlarda, sözde özgürlükçülük yanlısı kesilerek, gene Venedik Bienali’nin küratörlerine bir özenti de duyarak “küresellik”, “yerellik”, “evrensellik”, “ötekilik” vb. gibi konulara, müthiş yapay radikal havalarla yaklaşıyor. Fakat yer alan çalışmalar bağlamında, Venedik Bienali küratörlerinden farklı olarak, bienalin boyunu aşan beyanatlar vermekten de geri kalmıyorlardı röportajlarında. Bu röportajlardaki açıklamalarından, bienal ve katılımcılarının yerine, kendilerinin postmodern, postkavramsal, postprodüksiyon vb. gibi bir sınırsızlığa dönüşen, kanımca sözde özgürlükçü yanlarını, içsel deneyimlerini ve yaratıcılıklarını algılatmaya çaba harcıyorlardı yalnızca. Yani bienal ve katılımcılar hiç özgür değil, onların çoğuna, küratörler tarafından üstü açık ve kapalı yalnızca “müdahale edin” komutu verilmiş ve katılımcılar da gerek düşüncede, gerekse sundukları biçimselliklerde yalnızca müdahale kavramı (Bu kavramın en önemli uygulamaları, 1960’lardan bugüne sorgulanmıştır zaten) üzerinde yoğunlaşmaktan, yaratıcılıklarını bir yere kaldırıp koymuş gibiydiler. Bienalin, ancak olsa olsa yüzde 5’inde bir şeyler bulabiliyordunuz. Gerisi hep bir telaşla ya “yapılanı tekrar etmiş”, ya “müthiş stres altında düşüncesini sağlıklı gerçekleştirememiş”, ya “mekânla uyumu veya uyumsuzluğu sorgulanmadan yerleştirilmiş” ya da “ben yaptım oldu” düşüncesinden hareket eden kimlik ve çalışmalardan meydana geliyordu.

Bienalde yaygınlaştırılmış gözüken Gruppo A12’nin mantığıysa, bienalin kendisine müdahale etmek düşüncesidir ve bence artık epey eskimiş bir düşüncedir. Fakat “Türkiye için yenidir” diyenler olabilir ısrarla, fakat buradan bakınca da ülkemizde böyle bir şeyin uygulamasını sağlayacak kamusal alanın çok olduğu, fakat bu kamusal alan düzeneğini algılayacak, çözüme götürebilecek ve dersler alabilecek bir kamusal alanın içselleştirilemediği görülebilir. Bu kamusal alanın içselleştirilme işinin ve beraberindeki izleyicinin de önce elde edilmesi gerekir. Bu ve benzeri eleştirilerimi yıllardır yapıyorum; ülkemiz sanat ortamı adına. Fakat bu yöndeki kalıcı çabalar oldukça az ve yetersiz olmayı sürdürüyor. Siz, ülkece kendiniz, önce eğitim sisteminize, sanat ortamınıza, medyanıza müdahale edebilecek hale gelirsiniz ve sanatı, onun tarihini insanlarınıza öğretirsiniz, ondan sonra Gruppo A12’nin yapacağı türden müdahaleleri anlamasını, dahası ortaya konulanların biçim ve içeriklerini algılamasını, bunların samimi olanlarıyla olmayanlarını ayırmasını beklersiniz. Bu şehirde -İstanbul- ve Türkiye’nin genelinde, sanatın ABC’sini anlamamış insan sayımız, ortalama, bence nüfusun yüzde 90-95’ini oluşturmaktadır. Öyleyse, biraz önce söylediklerim olmadığı sürece öğretici olmanız olanaksız demektir.

Bienalde şu veya bu tür işler fazlaydı gibi eleştirilere katılmıyorum. Fakat gerçekten modası geçmiş çok şey var; bu bir gerçek. Katılımcılar çalışmalarını üretirken, “çevrelerinde neler olup bitiyor” diye fazla bakmamışlar görüntüsü sunuyor; bu durumsa çok net görülebiliyordu. Örneğin, ben gezerken, özgünleşen adın oldukça az olduğuna tanık oldum. Beuys’dan Kiefer’e, oradan Paul McCarthy’ye ve öteki başka adların felsefelerine ulaşan, onları hatırlatan o kadar çok iş görüyorsunuz ki, ya da Bauhaus’ta kalmış proje mantıklarına veya geri kalmış tuval estetiği boyutuna, hattâ adına “kitsch” bile denilemez şeylerle izleyicinin baş başa bırakıldıklarına çokça rastlıyorsunuz . Bienalin en iyi yerleştirmesini yapan, Tütün Deposu üst katında yer alan Pavel Büchler, yerleştirmesi kapsamında 1920’lerden kalma Marconi Hopörlörlerini kullanmıştı. Bu antika hopörlörlerden çıkan ses, insanı alıp bir yerlere götürebiliyordu. Örneğin, Yahudi zulümlerindeki hopörlörlerin sesine göndermelerde bulunuyordu, diyebilirim. Bilsar Binası’nda bulunan Ola Pehrson’un çalışmaları ve bu çalışmalarıyla kurguladığı yerleştirme de bienalin iyi işlerinden biriydi. Bu çalışmaya bir bütünden bakılabileceği gibi, tek tek baktığınızda da gördüğünüz resim ve heykeller çok etkileyiciydi. Bu parçalar, aynı zamanda bir belgeselin de biraz değişmiş parçalarıydı, fakat belgesel orijinalliğine bire bir sadık değildi. Bir “yeniden yapım”la karşı karşıya bırakılıyorduk Pehrson’un çalışmasında. Toplam 80 nesne ve bir DVD’den oluşan çalışma, kanımca bienalin en sağlam işi ve sanırım küratörlerin de en az veya hiç müdahalesi olmayan işlerden birisiydi. Halil Altındere’nin düzenlediği sergi bence iyi değildi, fakat Garanti Binası’ndaki video çalışması ilginçti ve iyi sayılabilecek işlerden biriydi. Keşke tek bir kimlikle katılsaydı bienale Altındere. Bu aşamada Altındere’nin şahsında herkese sesleniyorum; artık şu İstiklal Caddesi’ni rahat bırakın, yaratıcılıklarınızı tetikleyecek yeni yerler arayışına yönelin lütfen. Nedir bu? Varsa, yoksa orası!..

Bienalin ana semti, bu yılın zaten yükselen değeri olan Galata olarak seçilmiş. Galata’nın, özellikle “Sur İçi Galata” bölgesi, tarihte bir Ceneviz yerleşmesidir. Latin kültürünün Ortaçağdaki belirgin noktalarından biri olan ve bir podesta tarafından yönetilmiş bu yerleşme, “İstanbul İçinde İstanbul” olarak nitelendirilebilecek bir yerdir. İlkçağdan bugüne, hatırı sayılır bir tarihi dokuya sahip olan Galata bölgesinde, mimarlık tarihine ilişkin doku büyük çapta kaybolmuş, kaybolmaya da devam etmektedir. Aslında bienale böyle bir topografyanın merkez mekân olarak seçilmesi çok doğru bir tercihtir. Fakat şöyle bir eleştiride bulunmak istiyorum: yalnızca “Sur İçi Galata” bölgesi, bir yüksek lisans tezi olarak kataloglaması üç yıl alan bir yerdir ve sur dışıyla birlikte Galata, müthiş bir tarih ve sanat tarihi potansiyeli sunar. Bienale katılan kimliklerin uyguladıkları projelere bu açıdan bakıp, gördükten sonra Galata’nın iyi değerlendirilemediğine, ancak yakın tarihlere ait binalara kaçıp orada sergiler düzenlendiğine tanık oluyorsunuz. Yan sergiler ve etkinliklerle de bu yönde gelebilecek olumsuz eleştirilerin azaltılmasına çalışıldığını da hissediyorsunuz. Bu bağlamda, önceki bienallerin Sur İçi İstanbul’u kapsamındaki sergileme şekillerine eleştiriler yapılmıştı. Bu kez, adres tek bir bölge, fakat yukarıda da ifade ettiğim gibi tarih ve sanat tarihi açısından hem alengirli, hem de kozmopolit bir topografya var karşımızda. Söylediklerim paralelinde bienal mekânlarının, genellikle sur dışı Galatası’ndan seçilerek, çok değerli ve tarih karşısında bir “işaret” olan mekânların, nedenini bilmediğim bir şekilde bu bienalde es geçildiğini gördüm. Örneğin, bir “Ceneviz Sarayı”, Galata’nın en büyük Latin kilisesi olmuş ve sonradan Fatih devrinde ibadethaneye dönüştürülmüş “Arap Camisi”, Andre Chenier’nin de doğduğu “S. Pierre Kompleksi”, Galata’nın elde kalan en eski binalarından “S. Benoit Çan Kulesi”, Mimar Sinan’ın önemli han yapılarından biri olan “Rüstem Paşa Hanı”, Ceneviz surlarından elde kalmış tek kitabe ve kapısı; “Harip Kapı ve Arması” vb. daha sayamayacağım gerçek tarihi dokular atlanmıştır ne yazık ki. İş Galata olunca, mekân olgusu eşliğindeki eleştiri okları da çoğalmaktadır ister istemez. Özetle, Galata doğru tercih, fakat yazık ki, yerinde ve sağlam değerlendirilememiş, uygulamada büyük eksiklikler bulunmaktadır.

Antrepo 5’teki sergilerin, “oldukça zayıf olan bienali kurtarsın” diye kurgulanan projeler olduğunu düşünüyorum. Fakat bunları, bir can simidi olarak görmekse en tehlikelisi. Çünkü bu sergilerin, açılım sağlama veya çok ilginç, yeni, yaratıcı bir şey sunma gibi bir çabaları yok. Bienale katkı değil de, yalnızca Türkiye sanat ortamı açısından neler olup bittiğini de bu sergilerle gösterelim mantığıysa durum, o zaman da şunu söyleyebilirim: ne Altındere’nin çalışması, ne de Hafriyat sergisi, günümüz Türkiye görsel sanatlar ortamının doğal olarak bir kesiti olabilir, fakat bir yansıması asla olamaz. Hafriyat’ın çağdaş plastisiteyi düşünen tek bireyi Cosentino idi; o da kamusal alanına bir çeki düzen verebilirse. Bir de Nalan Yırtmaç’ın resimleri ve o resimlerle ortaya koyduğu düzenleme bana ilginç geldi.

9. İstanbul Bienali’nde ciddi bir eksiklik, sinerji yokluğu en önemli sorundu bence. Evet ortada yayınlar, bienal süresince her hafta yayınlanacak bir gazete, basın desteği, sponsorlar her şey var gözükmesine karşın, bunların aynı paydada ve bir enerji kapsamında buluşamadıklarını açık şekilde görebiliyorsunuz. Nedeni de, daha başta küratörler, tam olarak ne yaptıklarına karar verememiş, bienal bölgesini iyi tarayamamış, özellikle Türkiye’den çok yanlı seçimlere giderek avamına hizmet eder bir görünüm sunmuştur. Böylece, bienalde bir şey unutuluyordu: o da filozofik çerçevenin eksikliğiydi. Tutturulmuş, atgözlüğüyle üzerinde gidilen bir yol var, o yol üzerinden her şey halledilecek ve bir sonuca götürülecek sanılıyor. Gidilen yol üzerinde filozofi varmış, ya da yokmuş bununsa pek önemi yok küratörler için. Ne yaparsan yap, ne olursan ol yalnızca müdahale et, ne de olsa seni-sizleri uyarabilecek, yaptıklarını yorumlayabilecek bilgi-algılama düzeyine sahip olan bir kurul-oluşum yok... Aslında bu, çok bıçak sırtı bir durum. Hiçbir tepki almadan-temeli olmayan, hep olumlu tepkiler hariç, yaptıklarınızın nitelik ve kalitesinin sağlamasını nasıl yapacaksınız. Toz pembe tepkilerden aldığınız güçle, uluslararası platformda nasıl bir yer edineceksiniz kendinize?

Benimse bir uluslararası İstanbul Bienali’nden beklediğim şudur: dünya sanatının bir panoraması ortaya konulmalıdır, daha da doğru bir söyleyişle, dünya sanat ortamında ne olup bittiğinin bir aynası olabilmelidir bienal. Fakat kanımca, bienalde git gide bu söylediklerimin tersi gerçekleştirilmekte, böylece bienal, bienal olmaktan iyice uzaklaşmakta, bir deneme alanına dönüşmüş durumdadır. Bienali güçlü kılacak olanlar, küratörleri ve her şeyden önce organize edenleridir. Galiba bu yönlerdeki bazı inandırıcılık noktaları, inandırıcılıklarını yitirmeye başlamış. Ve görülen odur ki, git gide bienale katılan kimliklerin çoğunluğu, “Art Now (Günümüz Sanatı)” seçkilerinde yer almayan, alamayan kimliklerdir ne yazık ki. Bu durum, bir bakıma tanınmamış, tam olarak uluslararası olmuş/etkin galeri, müze ve eleştirmenlerle ilişki kuramayan kimlikleri tanıma olanağı vermesinden dolayı gene de en azından önemlidir. Ama dediğim gibi bir bienalin görevi en azından önemli olanı felsefe edinmek olmamalıdır. Sanat kaygısından çok, bienalde ne ararsanız, toplum, siyaset, politika vb. birçok konuya ilişkin netliği değişen dışa vurmalar yer almaktadır, o kadar. Bu da git gide, işi sanat olması gereken bienal olgusunun küreselleşme uğruna, başta kendi toplumundan ve dünyadan uzaklaştığının, daha da doğrusu bir simülasyon parçası olduğunun bir kanıtı olduğunu ortaya koymaktadır.


Yapı Dergisi, 287

http://www.yapi.com.tr/haberler/sinerjisi-olmayan-bienal-_61039.html

Read Comment Section
İlk Yorumu Siz Yapın
Gönder

Yorumum onaylandığında e-posta ile bildir.

E-posta adresimle bültenlere abone olmak istiyorum

REKLAM VERİN

Haber gönderin Hemen haber gönderin

Sosyal Medyada Yapi.com.tr:

Abone Ol Yapı sektöründeki tüm gelişmelerden en önce siz haberdar olmak isterseniz e-bültenimize abone olun.
Bülten arşivine erişmek için tıklayın

REKLAM VERİN

Ajanda
TAMAMI » Bugünkü Etkinlikler BUGÜN:
Herhangi bir etkinlik mevcut değil!