Lütfen Tarayıcı Sürümünüzü Yükseltiniz.
 
BÖLÜM SPONSORU Egepen Egepen

"Taksim Çölden de Kötü, Şu An Olmayan Bir Mekan"

Karikatürist, yazar ve mimar Behiç Ak ile kent gündemini, mimarlığı ve mizahı konuştuk. Ak, Taksim Yayalaştırma Projesi ile ilgili, Taksim'in çölleştirilmeye çalışıldığını belirterek, " Taksim benim için bir çöl. Hatta çölden de daha kötü. Bilirsiniz, çölün de kendine ait bir doğası vardır.Taksim şu an olmayan bir mekan." dedi.

1 "Taksim Çölden de Kötü, Şu An Olmayan Bir Mekan"

Onu daha çok Cumhuriyet Gazetesi’nde 31 yıldır, “Kim kime dum duma”da çizdiği karikatürleri ile tanıyoruz. Sadece karikatürist değil aslında. Aynı zamanda çocuk kitapları ve oyun yazarı, belgesel film yönetmeni ve de mimar. O aslında “Kedilerin Kaybolma Mevsimi’nde” yaşayan, “Galata’nın Tembel Martısı”.

Behiç Ak ile kentsel dönüşümden, mimarlığa, Gezi Olayları’ndan İstanbul’un kronikleşmiş sorunlarına kadar kent gündemine dair her şeyi ve elbette mizahı tartıştık. Acaba Ak, bir mimar ve mizahçı gözüyle kent gündemine nasıl bakıyor?  

“Eleştirel bakış açımı kaybetmek istemedim”

Yapı.com.tr: Mimarlık eğitimi aldınız, bunu mizaha nasıl yansıttınız?

Behiç Ak: 7 yıl mimarlık eğitimi aldım. Lisans eğitimimi  Yıldız Teknik Üniversitesi’nde, masterı İstanbul Teknik Üniversitesi’nde yaptım. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde de doktoraya başladım ama daha sonra vazgeçtim. Bir süre mimarlık yaptım. Ardından sadece kendim yapabileceğim, yazma ve çizme işlerine başladım. Karikatür çizmeye, hikayeler yazmaya başladım. Çocuk kitapları ve tiyatro eserleri yazdım. Bu elbette kolay olmadı. Eleştirel bakış açımı kaybetmek istemedim. Çünkü bizim öğrenci olduğumuz dönemlerde güzel eleştirilerin yapıldığı dönemlerdi. 12 Eylül darbesi ile, o dönemin bittiğini biliyorduk ama onu çizgilerimle, yazılarımla sürdürmeye çalıştım.

“Mimarlık tek bina ölçeğine indirgendi”

Neden mimarlık yapmadınız?

Ben mimarlığın kültürel ve sosyal boyutu ile ilgilenmeye başladım. 80’lerden sonra bütün dünyada mimarlığın “sosyal boyutu” neredeyse yok oldu. Mimarlık adeta tek bina ölçeğine indirgendi. Zaha Hadid’in, Frank Gehry’nin yaptığı binalar gibi.. “Star” mimarlar öne çıktı. Ben bu tarz bir mimarlığı hem anlamaya çalışan, hem de eleştirmeye çalışan bir noktada olmaya çalıştım. Mimarlık kültürümü geliştirip, sağa sola yazılar yazıp, mimarlığı irdeleyen karikatürler çizdim. Oyunlarımda mimarlıktan çok faydalandım.

“Türkiye’de mimarlar, mimarlığın sosyal boyutu düşünmüyor”

Peki Türkiye’deki mimarlık ortamını nasıl buluyorsunuz?

Şehirlerin küreselleşmesi ile birlikte nüfus şehirlere yığılınca, Türkiye’de de dünyadakine benzer tek bina ölçeğinde binalar yapan “star” mimarlar ortaya çıktı. Piyasa ne gerektiriyorsa onu yapan mimarlar da oldu. Mimarlık büyük şirketlerin eline geçti. Mimarlar ve şirketler mimarlığın sosyal boyutunu hiç düşünmüyorlar. Birçok binanın mimarı yok, sadece binayı yapan şirket var.

Bu durum ne tür sonuçlar doğurdu?

Öncelikle kimliksizleşmeyi getirdi. Mimarın kendi kişisel kimliği ile beraber entellektüel bir kimliği vardı. Hem starlaşan mimarların, hem de bu büyük şirketlerin yaptığı binalara baktığımızda ikisi de birbiri ile çok örtüşüyor. Ortak özellikleri ise mekanı kimliksizleştirmeleri. İşte bunun sonucunda ortaya çıkan binalar, genel modaya uyan ve mimarın kendi entelektüel felsefesinin yansımadığı yapılar oluyor...

“Şehirler, finans ya da hizmet sektörüne ait mekanlar olarak görülmeye başlandı”

Size göre, mimarlıkta sosyal boyut nedir?

Öncelikle mimarinin tek bina ölçeğinden ibaret olmamasıdır. Mimarlık; ekonomi, şehircilik, sosyoloji gibi birçok farklı disiplinle iç içe bulunarak, mekansal çevre oluşturmaktır. Örneğin, 80’lerde sosyal hakların budanması, fakir insanların şehir dışına itilmesi, şehir merkezilerine daha global ölçekli sermayenin oturtularak, üst ve orta sınıfın şehir merkezinde tutulmaya çalışılması sosyal bir değişim yarattı. Sulukule ve Tarlabaşı’nda gördüğümüz gibi bu sosyal değişim Türkiye’de devam ediyor. Oradaki insanların evlerine yeni çıkarılan yasalar ile el konuldu. Kamusal hakların özel bir şirkete devrini öngören bu tür yasalar ile belli gelir grubuna mensup insanlar, cebren, şehir dışına itilmiş oldu.  Aynı zamanda şehirler, sadece finans ya da hizmet sektörlerine ait mekanlar olarak görülmeye başlandı. Bütün bunların yaratacağı sonuçları henüz yaşamaya başlamadık. Bütün dünyada bu tür uygulamalar çeşitli sıkıntılara yol açmıştır. Örneğin; şehrin merkezinde evi olan ve işportacılık yaparak yaşamını sürdüren bir insanı, şehrin dışına atıp, bir de borçlandırdığınızda, bu adam borcunu ödeyemeyecektir . Oysa o adama mikro krediler verip, küçük işletmesinin gelişmesini sağlayabilirdiniz. İnsanları işsiz ve yoksul bırakmak suç oranının yükselmesini sağlar. Bu tür politikaların sosyal tahribatı büyük olur. Örneğin şehir merkezleri aşırı derecede değer yaptı. Bir yerin aşırı derecede yapması, değer kaybetmesi kadar tehlikelidir. Bütün ilişkileri yıpratır, savunulacak bir şey değildir. Değişim değerinden çok, “kullanım değeri”nin artması önemlidir. Her şey alınıp satılmaya odaklı olduğu için, yerli nüfus da olmaz. İstanbul’un “mahalle hayatı” kaybettirilmek isteniyor. İnsanlar bir takım sahte güvenlik gerekçeleri ile kalın duvarlı siteler içine mahkum ediliyorlar. Site hayatı, şehre ait bir hayat değildir. Şehirle kurulan ilişkinin dışındadır. Zaten sitelerde yaşayan insanlar da bir zaman sonra bunu fark edip, geri dönecek bir yer aramaya çalışıyor.

“Küçük parseller birleştirilerek, büyük yapılar yapılmak isteniyor”

Bugünkü İstanbul’un mimarisini nasıl buluyorsunuz?

İstanbul, küçük parsel üzerine yapılmış birçok yapılardan, küçük sokaklardan oluşan bir dokuya sahip. Bu dokuyu kaybediyor. Çünkü küçük parselleri birleştirip, daha büyük yapılar yapmaya çalışıyorlar. İstanbul’un hem yatay ölçekte, hem de dikey ölçekteki oranlarını değiştiriyorlar. Elbette bu dokuyu zedeliyor. Yeni yapılan projelerle, tarihi yarımada ana sirkülasyonun içine atılıyor. Bu tarihi dokuya büyük bir rant baskısı oluşturacaktır.

İstanbul’a yeni bir elbise biçilmeye çalışıldığını düşünüyor musunuz?

Bence bu durum kendiliğinden.  Bütünü ya da ilerisi düşünülerek yapılmış bir şey gibi değil.

“İstanbul için uygulanan planlar hakiki değil”

Yani planlı bir değişim olduğunu düşünmüyorsunuz…

Amaçlar planlı. Ama uygulanan planlar absürd. Hakiki planlar değil.

“Konut projelerinden oluşan bu elbise, İstanbul'un üzerine uymayacak”

O zaman “günü kurtarmaya yönelik” diyebilir miyiz?

Evet günü kurtarmaya yönelik. Bugün Türkiye “toprak spekülasyonu”ndan para kazanmaya çalışıyor. O yüzden şehre gelen daha çok insan ile daha çok talep sağlanmaya çalışılıyor. Fakat bu “köpükler”den etkilenmeyen bir reel ekonomi var. Konut projelerinden oluşan bu elbise, İstanbul’un üzerine uymayacak, bol gelecek. İstanbul’un üzerine oturtulmadan da eskiyecek. Büyük katlı evlerin amortisman giderleri de çok yüksektir. Buralarda belli gelire sahip insanların yaşaması lazım ki, zaman içersinde binaları yenileyebilsinler. Bazı aşamalarda da problemler ortaya çıkacak.  Biliyorsunuz, İstanbul’un “kuzeye doğru genişlememe” stratejisi vardı. Şimdi ise bu tam tersi“genişlemeye” dönüştü. Kuzey Ormanları’nın imara açılması, belki kısa dönemde ekonomide bir rahatlama yapar gibi gözükse de İstanbul’u uzun dönemde susuzluğa mahkum edecek bir projenin başlangıcı.. İstanbul, susuzluğa aday. Bence bu en önemli sorunu.

“İstanbul dışa açılmaya çalışırken, büyük bir kapanma yaşıyor”

Sizce İstanbul’un diğer sorunları neler?

İkinci en önemli sorunu, ulaşım. İstanbul’daki ulaşımın hala yüzde 90’ı lastik tekerlekli ulaşım üzerine kurulu. Kitle ulaşımına yönelik yatırımlar daha fazla yapılabilseydi, çok büyük bir kazanım elde edilecekti. Dolapdere ile Dolmabahçe arasındaki tüneller gibi pek çok gereksiz yatırım yapıldı. Uzun ve iki ucu kör olan noktalara, bu kadar pahalı ve uzun tünellerin yapılması, hem İstanbul ekonomisi açısından yanlış, hem de olası metro hatlarını engelliyor. Tünelde otomobili taşımak amaç haline geliyor. Ulaşımı, kitle ulaşım lehine değiştirmek gerekiyor.  Deniz ulaşımını yeterli derecede ve efektif olarak kullanamıyoruz. Vapurların sayısı her geçen gün azalıyor. Kendi vapurunu kendi üreten bir şehirken, kendi vapurunu üreten tersanesini yok etmeye çalışan, “buraları nasıl imara açarım”ın peşinde olan bir şehir haline geliyoruz. Bütün bunlarda bir günün vizyonunu sonsuza kadar devam edecekmiş gibi görme yanılsaması var. Artık İstanbul vapurlar yerine küçük, çok fazla hidrodinamiği etüt edilmemiş, son derece gürültülü ve kıyıların bütününü çeşitli iskelelerle işgal eden motorlarla deniz ulaşımını sağlamaya çalışıyor. Bu durum kaos yaratarak denizdeki trafiği de olumsuz etkiliyor. İstanbul’un deniz ulaşımı ile ilgili kararlarının yanlışlığı 80’lerden itibaren köprü politikaları ile belli olmuştu. Daha sonra bu deniz otobüslerinin getirilmesi ile çok yanlış bir strateji uygulandı. İstanbul dünyanın globalleşmesi içinde bir marka olma endişesi içinde. Şehrin kendi kendisini satarak yapabileceği bir şey değil. İstanbul’da; Londra, Paris gibi marka olmuş şehirlerdeki kültürel aktivitelerin üretiminin getirdiği zenginlik yok. İstanbul’un tiyatroları, sineması çok az. Operası ise yok. AKM atıl olarak duruyor. İstanbul bu kadar büyük bir şehrin üretmesi gereken kültürel üretimi, tam olarak yapabilmiş değil. Şehrin kültürel ve fiziksel anlamda global bir stratejisinin olmadığını görüyoruz. Dışa açılırken, aslında İstanbul çok büyük bir kapanma yaşıyor. Kendisine örnek olarak aldığı bütün şehirlerin yeşil oranları oldukça yüksektir. Burada ise birkaç dönüm üzerine kurulu Gezi Parkı’na bile tahammül edemeyen bir yönetim var. İstanbul’u Dubai yapmaya çalışmak önemli değil. İnsanlar Dubai’ye akın akın gitmek istemiyor. İstanbul, kendi tarihinden gelen çok önemli değerlere sahip. İstanbul, bunu doğru politikalarla uluslararası kullanıma açabilirdi.

“Kamu alanlarının yok edilmesi, İstanbul’un kimliğine zarar veriyor”

İstanbul Neden Dubai’ye benzetilmek isteniyor?

Oradan bir körfez sermayesi çekilmek isteniyor. Fakat İstanbul Dubai’ye benzerse, körfez zenginleri de Avrupa’ya gitmeyi tercih eder. Çünkü kendilerininkine benzeyen bir şehre neden gitsinler? İstanbul, kendi kimliğine sahip çıkarak, kamusal alanlarını artırması lazım. İstanbul’da her şeyi satın alarak elde etmek zorundasınız. Kamu alanlarının bu kadar yok edilmesi, İstanbul’un kimliğini zedeliyor.

“Politika tamamen mimariyi ele geçirdi”

Neden Türkiye’de siyaset ve mimarlık bu kadar iç içe?

Şehirler, siyasetin üretildiği yerlerdir. Şehirleri yapan insanlardan birisi de mimarlardır. Bir mimarlık politikasının olması lazım. Ama bugünkü problem, politikanın tamamen mimariyi ele geçirmesi. Mimarların hiçbir söz hakkı kalmadı. Çatlak ses olsun istenmiyor. Mimarlar Odası’nın önerileri şehri geliştirir. Bunlar Mimarlar Odası’nın görevleridir. Normalde, Mimarlar Odası bu görevleri yapmazsa, kapatılmalıdır. Bugün Mimarlar Odası kendi görevlerini yapmaya çalıştığı için kapatılmaya çalışılıyor. Kabul edilebilir bir durum değil.

“Kentsel dönüşüm değil, kentsel değiştirilme”

Kentsel dönüşüme bakış açınız nedir?

Kentsel dönüşüm, zorlama ile nüfusun yer değiştirmesi olmamalı. Yani yerinde olmalı. Kimliğin korunması açısından bu çok önemli.  Türkiye bunu tercih etmedi. Türkiye, hep sert hareketleri tercih eden bir ülke oldu. İstanbul’un merkezlerini dolduran insanlarla, daha uygun bir ilişki kurulabilirdi. Orada yaşayan insanların şehrin sosyal ve ekonomik hayatına katılması sağlanabilirdi. Kentsel dönüşüm diyemiyorum. Dönüşümde kendiliğinden olan bir durum vardır. Dönüşüm kavramında, dönüşenin de bu sürece  katkısı vardır. Dönüşümü, o yüzden dönüşüm olarak göremiyorum. “Kentsel değiştirilme” diyebiliriz. Kent dönüşmüyor, kent birileri tarafından değiştiriliyor. Bunun elbette sonuçları olacaktır.

“Taksim şu an olmayan bir mekan”

Taksim Meydanı’na gelmek istiyorum. Taksim Yayalaştırma Projesi kapsamında Taksim’in en son halini nasıl buldunuz?

New York’un Central Park’ı gibi olabilecek, merkezi bir park yok ediliyor. Son olarak, mendil kadar kalan yer de yok edilmeye çalışılırken, halk buna müdahale etti. Taksim şu an kimliksiz bir meydan. Neden yapıldı bunlar? diye düşünüyorum. Birincisi, hepimizin bildiği ideolojik nedenler. Belli bir ideolojik grup için önem taşıyan Topçu Kışlası’nın oraya yerleştirilmek istenmesi. AKM’nin kapatılmak istenmesi, yıllardır kapalı kalması, kentin kültürel hayatına büyük bir darbe vuruyor. Taksim çölleştirilmeye çalışılıyor. Bir çölleştirme politikası devam ediyor. Şu an oraya baktığım zaman, Taksim benim için bir çöl. Hatta çölden de daha kötü. Bilirsiniz, çölün de kendine ait bir doğası vardır. Taksim şu an olmayan bir mekan. Bundan sonraki gelişimine de bakmak lazım. Taksim nasıl değişecek? Toplumsal muhalefet engellediği için,  Gümüşsuyu ve Sıraselviler’den dalış tünellerinin yapılmamış olmasını da, kazanım olarak görüyorum. Gümüşsuyu da çok kimlikli bir yer. Şu an kötü bir beton görüntüsü var. Taksim’i Tarlabaşı Projesi ile de ele almak lazım. Tarlabaşı Projesi, orayı aşırı sterilleştirmeye çalışan bir proje. Halkın malını elde edip, kat yüksekliklerini de yükseltip, orta sınıf ve daha üstünü oraya getirme projesidir. O proje ile beraber de Taksim’in yeni bir çehre alacağı düşünülüyor. Oysa Taksim’in o bohem hali çok güzeldi. Bir yeri müdahalelerle değiştirmek çok zordur. Tekrar eski haline geleceğini düşünüyorum. Örneğin dere yatağının üzerine siz bir bina yaparsanız, dere yine yolunu bulur, toprağını geri alır. Taksim de aynı dere yatağı gibi. Tekrar eski kimliğine kavuşacak. Oraları değiştirmek zor.  Dünyada böyle bölgelere müdahale etttiğinizde, yani “sterilize” etmek için tepeden inme projeler yaptığınızda suç oranları artıyor. O projeden sonra o bölgede suç oranlarının artacağını düşünüyorum. Oysa orada güzel bir kentsel doku ve zenginlik vardı. Küçük işletmeler, küçük kredilerle ayağa kaldırılabilir ve uluslararası alanda cazibe merkezi olabilirdi. Orası bir otobana dönüştürüldü.

“Beyoğlu, lokanta şehrine dönüştü”

Dönüşümün İstiklal Caddesi’ne uzantısı ne olabilir? Yani sizce nasıl bir İstiklal Caddesi isteniyor?

Bence uzun zamandan beri bir monokültürleşme var. Bu durum bir şehrin karşılaşacağı en büyük tehlike. Nedeni ise ekonomik çıkarlar. Bir örnek vermek gerekirse, Asmalımescit.  Asmalımescit’te şu an sadece lokantalar kaldı. Alt katların lokantalaşması, bence Beyoğlu’nun en önemli sorunu. Bu bir monokültürleşmedir ve şehrin bundan korunması gerekir. Nevizade’yi ve Çiçek Pasajı’nı da buna örnek olarak verebiliriz. Bütün bunları arka arkaya eklediğinizde Beyoğlu, bir lokanta şehrine dönüştü. Belediyeler direnmedi. Monokültürleşmenin sonucu olarak tiyatrolar da kalkmaya başladı. Şehirde bir yerleri monokültürleştirdiğiniz zaman, orası sonunda ölür. Belki de bir takım kotalar getirilmeliydi. Kitapçılar için de bir takım pozitif ayrıcalıklar yapılmalıydı. Bu hibrit yapı, şehrin yaşaması için önemlidir. Şehir, gün içersinde farklı saatlerde, yıl içersinde bütün mevsimlerde yaşamalı. Beyoğlu’nun hibrit yapısının, yani kitapçısının, meyhanesinin , tiyatrosunun belli oranda birbirini yok etmeden var olması gerekir. Beyoğlu ve Galata’da konutun da olması gerekir. Çünkü monokültürleşmeye karşı en büyük direnç oralardan gelir. Dışarıdan gelen kişi de, konutlar sayesinde yerel hayatın içine katılır. Sadece piyasa ekonomisine bakarak şehir planlanmaz. O zaman lokanta yapılırsa, Ayasofya da para getirir. Ama o mantıkla bakılamaz. Şehri, bir bütün olarak iyi çalışabilecek sistem olarak düşünmek gerekir. Şehrin mekanlarının aşırı ihtisaslaştırılması şehrin dokusunu zedeler. Maalesef planlamada, “bu mekanları nasıl ihtisaslaştırabiliriz?” anlaşılıyor. Asıl olması gereken, “bu mekanları nasıl melez bir halde tutabiliriz?” olmalı. Bütün yapılan projelerde bu hata var. Melez tutarsak, kulanım değerini de artıracaktır ve şehir ekonomisini güçlendirecektir.  

“Kamusal alanlar daraltılmaya devam ederse, sosyal patlamalar olur”

Peki Gezi Parkı Olayları ile ilgili gözlemleriniz nedir?

Gezi Parkı olayları, kamusal bir alan oluşturdu. Bu birilerinin planladığı bir şey değil. Böyle bir şey olacağını kimse beklemiyordu. “İstanbul halkı, böyle bir şeye nasıl sahip çıktı” diye, şaşırdım. Kamusal alan derken soyut bir şeyden de bahsediyoruz. Yani hukuk, politika vs her şey bunun içinde. Kamusal alanlar, giderek zayıflatıldı. Aslında yeni liberal ekonomi ile bu alan daha da daraltıldı. Bunun bize, şehirlerimize yansıması da, yeşil alanların azaltılması ve kamusal bütün hizmetlerin para ile satın alınması şeklinde oldu. Gezi Parkı Olayları, kamusal alanın daraltılmasına karşı büyük bir tepki. Böyle bir tepkinin bir daha ne zaman ve nasıl ortaya çıkacağını da bilemiyorsunuz. Kamusal alan daraltılmaya devam ederse, bu tür sosyal patlamalar olacaktır. Kamusal alan, bir arada yaşayabilmek için olmazsa olmazdır. Yeşil alan da, hukuk gibi bir şey. Hukuk olmadan yaşayamazsınız. Ama hukuk, herkesi eşit olarak görmek zorunda. Şehirde park olmadan da yaşanamaz. Bütün o parkları, arsa olarak görüp satamayız. Şehrin kamusal alanları belediye başkanına emanettir, bu emanete hıyanet etmek demektir. Kamusal alanların genişletilmesi lazım. Gezi olaylarından çok dersler çıkartıldığını düşünüyorum. Toplum bir korkuyu yendi. O yüzden de önemlidir.

“Şehirde daha adaletli, eşitlikçi politikalara ihtiyaç var”

Siyasetçilerin de dersler çıkardığını düşünüyor musunuz?

Uzun vadede belli olacaktır. Siyasetçiler negatif dersler de çıkarabilir. Örneğin, “Bunlar bunu böyle yapıyor. Bunları böyle yaparsak, bunları bastırırız” gibi dersler çıkarabilirler. Bunlar çok tehlikelidir. Olayların daha büyümesine neden olacaktır. Siyasetçinin pozitif dersler çıkarması gerekir. Bunlar sosyal olaylardır. Halk tarafından, şehre yapılan müdahalelere karşı çok büyük bir tepki var. Şehirde daha adaletli, eşitlikçi politikalara ihtiyaç var.

“Bir takım sorunların büyüyerek kendini tekrar etmesi bıktırıcı”

Karikatür çizerken “malzeme” bulma konusunda sıkıntı çekiyor musunuz?

Çekmiyorum. Ama Türkiye’de bir takım sorunların büyüyerek kendini tekrar etmesi bıktırtıcı. Sorunlar bitiyor ve tekrar daha büyük olarak kendini tekrar ediyor. 30 yıldır çiziyor ve yazıyorum. 30 yıldır küçük gibi gördüğümüz sorunların, daha da büyüdüğünü ve bize geri döndüğünü görüyorum.

Kısır döngünün içinde olduğunuzu düşünüyor musunuz?

Kısır döngü olsa yine de iyi. Hiç olmazsa yine eski yerine geliyorsun. Ama şimdi eski yerine de gelmiyorsun. Sorunlar büyüyor. Toplum döngü kabiliyetini kaybedecek. Yenisi görülmeden yapılan hamleler var ki, o hamleler büyük sosyal problemlere yol açacak gibi.

http://www.yapi.com.tr/haberler/taksim-colden-de-kotu-su-an-olmayan-bir-mekan_114258.html

Read Comment Section
1 Yorum Yorum Yaz
  • Behiç bey islanbul'un yapılaşmasıyla ilgili yapılanlar ve olacaklar üzerine bilgece, mantıklı, gerçekçi ve samimi açıklamalar yapmış. Kendisinin kaygılarını mühendisliğimin yanında istanbulda yaşayan halktan biri olarak paylaşıyorum. Umarım yarınlarımıza hep birlikte daha yaşanabilir çevrede daha insancıl daha insani yaşama ortamları bırakabiliriz... YANITLA
1 yorumdan 1 tanesi gösteriliyor. 
Yorumunuzu ekleyin
Gönder

Yorumum onaylandığında e-posta ile bildir.

E-posta adresimle bültenlere abone olmak istiyorum

REKLAM VERİN

Haber gönderin Hemen haber gönderin

Sosyal Medyada Yapi.com.tr:

Abone Ol Yapı sektöründeki tüm gelişmelerden en önce siz haberdar olmak isterseniz e-bültenimize abone olun.
Bülten arşivine erişmek için tıklayın

REKLAM VERİN

Ajanda
TAMAMI » Bugünkü Etkinlikler BUGÜN:
Herhangi bir etkinlik mevcut değil!